aslankral
14-06-2007, 03:35
Orhan Okay'la Röportaj / Hüseyin SAY ([Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler])
ÇOK EKSİKLERİM VAR. BU EKSİKLİKLERİN TELÂFİSİ İÇİN DE ÖNÜMDE PEK ZAMAN KALMADI. GEREK TÜRK EDEBİYATINDAN, GEREKSE DÜNYA EDEBİYATINDAN OKUMAM GEREKEN ÇOK KİTAP VARDI. ONUN İÇİN GENÇLERE, FIRSAT VARKEN PROGRAMLI OLARAK OKUMALARINI TAVSİYE EDERİM.
Bugün gerek Türkiye’de gerekse Türk dünyasında, Yeni Türk Edebiyatının “duayen”lerindensiniz. Edebiyatımızın tanınmış birçok simasını daha lise yıllarında tanıdınız. Buradan hareketle Ortaöğrenim hayatınızla ilgili olarak bugünkü nesillere de “bir güzel misal” olması adına, bize, lise öğrencilik yıllarınızla ilgili hatıralarınızı bahşeder misiniz?
Duayen kelimesi Fransızca’da aynı zamanda “en yaşlı” manasına gelir. Sözünüzü sadece bu manada düşünüyorum. Yeni Türk edebiyatı alanında en yaşlı hocalardan biriyim. Küçük yaşlardan beri okumayı sevdim. Hâlâ da okuyorum. Ama artık hafızam beni terk etmeye başladı. Okuduklarımı çabuk unutuyorum. Böylece onları değerlendirip yazılarımda faydalanabilme imkânım da gittikçe azalıyor. Bu bir tarafa, fakat okumuş olduğum kitaplar da şahsen beni tatmin edecek kadar fazla değil. Çok eksiklerim var. Bu eksikliklerin telâfisi için de önümde pek zaman kalmadı. Gerek Türk edebiyatından, gerekse dünya edebiyatından okumam gereken çok kitap vardı. Onun için gençlere, fırsat varken programlı olarak okumalarını tavsiye ederim. Kitaba ve okumaya ilgim, hevesim çok küçük yaşlarda başladı. Bütün tahsil hayatım boyunca derslerim arasında, ilk ve ortaokulda Türkçe, lisede edebiyat derslerim, kompozisyonum, imlâm hep iyi idi ve yüksek not alırdım. Hocalarım, ders dışı genel bilgilerimden de memnundular. Ortaokula başladığım zaman ablam da Edebiyat Fakültesi’nin (İstanbul Üniversitesi) Coğrafya bölümüne girmişti. Böylece Edebiyat Fakültesi’nin ne demek olduğu, hangi bölümlerinden ne gibi meslek sahibi olunabileceği hakkında bilgilerim olmaya başladı. Zaten o yıllarda Türkiye’de bir edebiyat fakültesi vardı. Ankara’daki Dil-Tarih-Coğrafya fakültesinin varlığından haberim olmuş muydu, hatırlayamıyorum. Bu şekilde ortaokuldan başlayarak lise sınıflarına kadar gittikçe sabitleşen bir “Türkoloji tahsili” zihnimi işgal etmeye başlamıştı. Bu arada ortaokulun ikinci sınıfında eski harfleri öğrenmeğe başladığımı da söyleyeyim. Sınıfımızda bulunan Karadenizli bir arkadaşım nasılsa eski yazıyı çok iyi okuyordu ve pek çok eski harfli kitabı vardı. Tarihe meraklı bir çocuktu. Düşünün, on üç - on dört yaşlarında ve Ahmet Refik’in Tarih-i Umumî’sini okuyor. İmam-hatip okullarının hatta Kur’an kurslarının bile bulunmadığı o yıllarda zuhurat bir çocuk. Bana da ilk olarak o öğretti. Böylece Vefa Lisesi’ne geldim. Lisenin ilk sınıfında Necati Bey adında yaşlıca bir edebiyat hocamız vardı. Dersim yine iyiydi ama ona kendimi pek gösterememiştim. Fakat bu arada Fransızcam da ilerlemişti. Aslında psikoloji hocası olan ve Fransızca derslerimize gelen Zeki Orçam’la aramız daha iyiydi. Zaten ders kitaplarımızda ufak tefek Fransızca edebiyat parçaları da vardı. Son sınıfta ise epey hacimli olan kitabımızda bayağı ciddi bir Fransız edebiyat tarihi ve metinleri bulunuyordu. Zeki Orçam bana hâlâ sakladığım Fransızca ve resimli bir lektür kitabı hediye etmişti. Lise son sınıfta ise harikulâde bir Fransızca hocası derslerimize geldi: Muzaffer Esen.
Bu zat meşhur ve uzun maceralar romanı serisi olan Pardayanların mütercimi olarak tanınıyordu. Birkaç ufak-tefek telif kitabı ve Reşat Ekrem Koçu’nun çıkardığı İstanbul Ansiklopedisi’nde maddeleri vardı. Onunla da evine gidip gelecek kadar yakınlığımız oldu. Böyle bir taraftan da Fransız edebiyatına merak sarıyordum. Zaten o yıllarda Remzi kitabevinin yayımladığı “Dünya Edebiyatından Tercümeler” diye bir serisini de takip ediyordum. Tekrar edebiyat derslerime döneyim. Lise ikinci sınıfta Samih Kuman adlı galiba Boşnak asıllı bir edebiyat hocamız oldu. O yıl da edebiyat derslerimiz epey cansız geçti. Ben bu arada, okuluma çok yakın olan Süleymaniye camiinde cumartesi günleri Tahirü’l-Mevlevî’nin vermekte olduğu Mesnevî derslerini takip ediyor, ayrıca yeni açılmış olan on aylık İmam-Hatip kursunun Langa’daki binasında Celâl Hocanın Arapça derslerine de devam ediyordum. Lise son sınıfta Behice Kaplan edebiyat dersimize geldi. Daha ilk derste bir aruz yoklaması yaptı ve yakınlığımız bununla kuruldu. Benim de edebiyat derslerinde sınıfta saltanatım onun sayesinde başlamış oldu. Ancaaak… bu son sınıfta, edebiyat derslerinde bu kadar başarılı olmama rağmen, yıllardan beri gönlümde yaşattığım edebiyat öğreniminin yerini felsefe almaya başladı. Çünkü Nurettin Topçu da felsefe derslerimize girmeye başlamıştı. O son sınıfın, yani 1950 yılının sonuna kadar da felsefe benim için ideal bir meslek olma durumunu korudu.
Bugünden, lise hayatınıza bir ayna tuttuğumuzda, pek çok tanınmış simalardan ders almış olduğunuzu görüyoruz: Reşad Nuri Güntekin, Nurettin Topçu, Reşad Ekrem Koçu ve Mehmet Kaplan’ın eşi Behice Kaplan… Burada adını andığımız ve anmadığımız hocalarınızla lise hayatınıza yönelik hatıralarınızdan bahseder misiniz?
Efendim isterseniz konu açılmışken Behice Hanım’dan ve Nurettin Topçu’dan başlayalım. Ben daha son sınıfa gelmeden, hatta ortaokulda iken Nurettin Topçu’yu tanımış hatta yeniden çıkarmakta olduğu Hareket dergisinde bazı sayılarının musahhihliğini yapmaya başlamıştım. Bu yüzden dergiye yazanların birçoğunu ismen tanıyordum. Otuz üç yaşında, genç bir doçent olan Mehmet Kaplan’ın, edebiyat araştırmalarında fakültenin bel kemiği telâkki edildiğini işitiyordum. Bir gün yine bir nüshanın tashih işinden çıkmış, birkaç arkadaşla beraber (hepsi yaşça benden büyüktü) Babıâli’den aşağı iniyorduk. Büyük Postahanenin önünde Nurettin Topçu’yla karşılaştık. Yanındaki birkaç kişinin arasında Mehmet Kaplan ve eşi de vardı. O yıllarda Postahane’nin büyük bir kısmını adliye işgal ediyordu. Şahit olarak bulundukları bir davadan çıkıyorlarmış. Behice Hanım o sıralarda Taksim lisesinde edebiyat öğretmeni imiş. Şık giyimli, zarif, genç bir hanımdı. Bu kısa tanışıklıktan sonra asıl uzun süreli hoca-öğrenci ilişkilerimiz önceki cevabımda bahsettiğim Vefa Lisesi son sınıfında iken edebiyat derslerimize girmesiyle başladı. Behice Hanım dikkatli, bilgili ve titiz bir hocaydı. Katiyen gevşek ve müsamahalı değildi. O yıllarda dilimizde daha çok kullanılmakta olan Osmanlıca kelimelerin telaffuzlarına son derece dikkat eder, bunların doğrusunu öğrencilerine defalarca tekrar ettirir, olmayınca usulünce azarlardı da. Resmî not defteri dışında kendisinin daha büyük özel bir defteri vardı. Orada her öğrenciye ayırdığı ve resimlerimizi yapıştırdığı sayfalara, hakkımızdaki kendi kanaatlerini kısa mülâhazalarla kaydediyordu. Bazen o sayfalara öğrenciye, derste verdiği cevaplara göre not atmasını da söylerdi. Liseyi bitirdikten sonra ilişkilerimiz devam etti. Ben felsefede okurken zaman zaman eski liseme uğrar, hocalarımla görüşürdüm. Bazen Behice Hanımla Süleymaniye, Tahtakale, Eminönü güzergâhından onun bineceği Kadıköy vapuruna kadar yürüyerek ve sohbet ederek giderdik. O sırada Mehmet Kaplan bir süre için Fransa’daydı. Bu yürüyüşlerimizden birinin sonunda beni Fransa’dan dönmüş olan eşiyle tanıştırdı. Böylece Mehmet Kaplan’la önce felsefe, daha sonra Türkoloji öğrencisi olarak ömür boyu sürecek hoca-öğrenci, sonra dostça ilişkilerimiz başladı. Gerek Behice Hanımla, gerekse Kaplan’la olan hatıralarımın çoğunu Mehmet Kaplan’dan Hatıralar, Mektuplar kitabımda anlattım.
Nurettin Topçu’yu da hocam olmadan epey evvel tanıdığımı söylemiştim. 1946 yılı aralık ayının son cumasında Kapalı çarşı içindeki camideydim. Namazdan çıkınca kapının önünde birkaç gencin arasında ayakta kısa bir sohbete girmiş olan Topçu’yla tanıştırdılar. Bu tarihten birkaç ay sonra da Mart 1947’de Hareket dergisi yeniden yayımlanmaya başlamıştı. Kendimi derginin hasbî bir musahhihi görmek beni çok mutlu ediyordu. Henüz ortaokuldaydım. Uzatmayayım. Aradan yıllar geçti. Topçu son sınıfta felsefe derslerimize girmeye başladı. Ve söylediğim gibi benim kaç yıllık edebiyat sevdamı felsefeye çevirdi. Pek çok öğrenci için o çok sıkıcı olan ve ilk bakışta birbirini cerh eden iddialar gibi görünen sistemlerin insanın hür düşünce zenginliğinden kaynaklandığını, felsefenin bizim kâinata açılan kollarımız olduğunu o derslerde fark ettik. Çok sonraları anladım ki Nurettin Topçu herhangi bir felsefe öğretmeni değil, aynı zamanda doktrin sahibi bir felsefeci, belki biraz da filozof ruhlu bir insandı. Sorbone’da doktora yapmış, zamanının büyük filozoflarından Blondel’le çalışmış, büyük şarkiyatçı Massignon’la uzun süre beraber bulunmuştu. Bize ders verdiği sırada üniversiteye alınmayan bir doçentti. Hazır müfredat programının da dışına çıkarak kendi notlarıyla daha sistematik bir şekilde bize felsefî doktrinleri anlatırken, onda bir bilim adamının kategorikliği ile bir mistiğin terkibini bulmuştuk.
Reşat Ekrem Koçu hocamız olmadı. Birkaç defa boş geçen bazı derslerimize girdi. Bildiklerini yahut bizzat yaşadıklarını çok rahat dinlenir bir roman diliyle anlattı. Konuşmanın ustasıydı. Hemen tek başına diyebileceğimiz ağır bir mesai sarf ederek çıkardığı İstanbul Ansiklopedisi eşi bulunmaz bir bilgi, hatıra, müşahede yığınıdır. Yığın kelimesini olumlu ve olumsuz taraflarıyla bu eser için kullanmanın tam yeridir.
Reşat Nuri Güntekin’e gelince, o da hocamız değildi. O yıllarda Millî Eğitim Bakanlığı müfettişi idi. Bir gün Behice Hanım Reşat Nuri’nin dersimize teftişe geleceğini haber verdi. Yıl 1949. Gayet zayıf varlığı, yumuşak, munis bakışlarıyla Çalıkuşu müellifi sınıfımıza girdi. Tabii asıl teftiş geçirmekte olan Behice Hanımdı. Konuşma tarzlarından daha önce tanışıklıkları olduğu anlaşılıyordu. Galiba konumuz Edebiyat-ı Cedîde’nin kuruluşu olmalıydı. Hoca dersi canlı tutmak için bir taraftan ders anlatırken arada öğrencilerden soru bekliyor yahut onlara soru yöneltiyordu. Bir ara konu kafiyenin göz yahut kulak için olması meselesine gelmişti. Behice Hanım Reşat Nuri’ye dönerek “Müsaade eder misiniz, eski harfleri bilen bir öğrencimiz var, tahtaya ‘abes-muktebes’ yazsın” dedi. Reşat Nuri başının zarif bir hareketiyle uygun gördüğünü belirtti. Hoca beni tahtaya kaldırdı ve o kelimeleri yazdırdı. Behice Hanım bununla da yetinmedi. “Orhan Yahya Kemal’e de meraklı, eski harflerle tuttuğu bir Yahya Kemal şiirleri defteri var, görmek ister miydiniz?” dedi. Henüz hayatta olan Yahya Kemal’in şiirleri kitap halinde yoktu. Onun için meraklıları Yahya Kemal şiirleri için defter tutar, bilmedikleri şiirleri birbiriyle mübadele ederlerdi. Behice Hanımın bu sözü üzerine Reşat Nuri, oturduğum sıranın yanındaki boş yere ilişti ve defterimi istedi. Verdim. Biraz karıştırdıktan sonra gülümseyerek “Yazın benimkinden güzelmiş” diye de iltifat etti. Onunla ilgili hatıram da bundan ibarettir.
ÇOK EKSİKLERİM VAR. BU EKSİKLİKLERİN TELÂFİSİ İÇİN DE ÖNÜMDE PEK ZAMAN KALMADI. GEREK TÜRK EDEBİYATINDAN, GEREKSE DÜNYA EDEBİYATINDAN OKUMAM GEREKEN ÇOK KİTAP VARDI. ONUN İÇİN GENÇLERE, FIRSAT VARKEN PROGRAMLI OLARAK OKUMALARINI TAVSİYE EDERİM.
Bugün gerek Türkiye’de gerekse Türk dünyasında, Yeni Türk Edebiyatının “duayen”lerindensiniz. Edebiyatımızın tanınmış birçok simasını daha lise yıllarında tanıdınız. Buradan hareketle Ortaöğrenim hayatınızla ilgili olarak bugünkü nesillere de “bir güzel misal” olması adına, bize, lise öğrencilik yıllarınızla ilgili hatıralarınızı bahşeder misiniz?
Duayen kelimesi Fransızca’da aynı zamanda “en yaşlı” manasına gelir. Sözünüzü sadece bu manada düşünüyorum. Yeni Türk edebiyatı alanında en yaşlı hocalardan biriyim. Küçük yaşlardan beri okumayı sevdim. Hâlâ da okuyorum. Ama artık hafızam beni terk etmeye başladı. Okuduklarımı çabuk unutuyorum. Böylece onları değerlendirip yazılarımda faydalanabilme imkânım da gittikçe azalıyor. Bu bir tarafa, fakat okumuş olduğum kitaplar da şahsen beni tatmin edecek kadar fazla değil. Çok eksiklerim var. Bu eksikliklerin telâfisi için de önümde pek zaman kalmadı. Gerek Türk edebiyatından, gerekse dünya edebiyatından okumam gereken çok kitap vardı. Onun için gençlere, fırsat varken programlı olarak okumalarını tavsiye ederim. Kitaba ve okumaya ilgim, hevesim çok küçük yaşlarda başladı. Bütün tahsil hayatım boyunca derslerim arasında, ilk ve ortaokulda Türkçe, lisede edebiyat derslerim, kompozisyonum, imlâm hep iyi idi ve yüksek not alırdım. Hocalarım, ders dışı genel bilgilerimden de memnundular. Ortaokula başladığım zaman ablam da Edebiyat Fakültesi’nin (İstanbul Üniversitesi) Coğrafya bölümüne girmişti. Böylece Edebiyat Fakültesi’nin ne demek olduğu, hangi bölümlerinden ne gibi meslek sahibi olunabileceği hakkında bilgilerim olmaya başladı. Zaten o yıllarda Türkiye’de bir edebiyat fakültesi vardı. Ankara’daki Dil-Tarih-Coğrafya fakültesinin varlığından haberim olmuş muydu, hatırlayamıyorum. Bu şekilde ortaokuldan başlayarak lise sınıflarına kadar gittikçe sabitleşen bir “Türkoloji tahsili” zihnimi işgal etmeye başlamıştı. Bu arada ortaokulun ikinci sınıfında eski harfleri öğrenmeğe başladığımı da söyleyeyim. Sınıfımızda bulunan Karadenizli bir arkadaşım nasılsa eski yazıyı çok iyi okuyordu ve pek çok eski harfli kitabı vardı. Tarihe meraklı bir çocuktu. Düşünün, on üç - on dört yaşlarında ve Ahmet Refik’in Tarih-i Umumî’sini okuyor. İmam-hatip okullarının hatta Kur’an kurslarının bile bulunmadığı o yıllarda zuhurat bir çocuk. Bana da ilk olarak o öğretti. Böylece Vefa Lisesi’ne geldim. Lisenin ilk sınıfında Necati Bey adında yaşlıca bir edebiyat hocamız vardı. Dersim yine iyiydi ama ona kendimi pek gösterememiştim. Fakat bu arada Fransızcam da ilerlemişti. Aslında psikoloji hocası olan ve Fransızca derslerimize gelen Zeki Orçam’la aramız daha iyiydi. Zaten ders kitaplarımızda ufak tefek Fransızca edebiyat parçaları da vardı. Son sınıfta ise epey hacimli olan kitabımızda bayağı ciddi bir Fransız edebiyat tarihi ve metinleri bulunuyordu. Zeki Orçam bana hâlâ sakladığım Fransızca ve resimli bir lektür kitabı hediye etmişti. Lise son sınıfta ise harikulâde bir Fransızca hocası derslerimize geldi: Muzaffer Esen.
Bu zat meşhur ve uzun maceralar romanı serisi olan Pardayanların mütercimi olarak tanınıyordu. Birkaç ufak-tefek telif kitabı ve Reşat Ekrem Koçu’nun çıkardığı İstanbul Ansiklopedisi’nde maddeleri vardı. Onunla da evine gidip gelecek kadar yakınlığımız oldu. Böyle bir taraftan da Fransız edebiyatına merak sarıyordum. Zaten o yıllarda Remzi kitabevinin yayımladığı “Dünya Edebiyatından Tercümeler” diye bir serisini de takip ediyordum. Tekrar edebiyat derslerime döneyim. Lise ikinci sınıfta Samih Kuman adlı galiba Boşnak asıllı bir edebiyat hocamız oldu. O yıl da edebiyat derslerimiz epey cansız geçti. Ben bu arada, okuluma çok yakın olan Süleymaniye camiinde cumartesi günleri Tahirü’l-Mevlevî’nin vermekte olduğu Mesnevî derslerini takip ediyor, ayrıca yeni açılmış olan on aylık İmam-Hatip kursunun Langa’daki binasında Celâl Hocanın Arapça derslerine de devam ediyordum. Lise son sınıfta Behice Kaplan edebiyat dersimize geldi. Daha ilk derste bir aruz yoklaması yaptı ve yakınlığımız bununla kuruldu. Benim de edebiyat derslerinde sınıfta saltanatım onun sayesinde başlamış oldu. Ancaaak… bu son sınıfta, edebiyat derslerinde bu kadar başarılı olmama rağmen, yıllardan beri gönlümde yaşattığım edebiyat öğreniminin yerini felsefe almaya başladı. Çünkü Nurettin Topçu da felsefe derslerimize girmeye başlamıştı. O son sınıfın, yani 1950 yılının sonuna kadar da felsefe benim için ideal bir meslek olma durumunu korudu.
Bugünden, lise hayatınıza bir ayna tuttuğumuzda, pek çok tanınmış simalardan ders almış olduğunuzu görüyoruz: Reşad Nuri Güntekin, Nurettin Topçu, Reşad Ekrem Koçu ve Mehmet Kaplan’ın eşi Behice Kaplan… Burada adını andığımız ve anmadığımız hocalarınızla lise hayatınıza yönelik hatıralarınızdan bahseder misiniz?
Efendim isterseniz konu açılmışken Behice Hanım’dan ve Nurettin Topçu’dan başlayalım. Ben daha son sınıfa gelmeden, hatta ortaokulda iken Nurettin Topçu’yu tanımış hatta yeniden çıkarmakta olduğu Hareket dergisinde bazı sayılarının musahhihliğini yapmaya başlamıştım. Bu yüzden dergiye yazanların birçoğunu ismen tanıyordum. Otuz üç yaşında, genç bir doçent olan Mehmet Kaplan’ın, edebiyat araştırmalarında fakültenin bel kemiği telâkki edildiğini işitiyordum. Bir gün yine bir nüshanın tashih işinden çıkmış, birkaç arkadaşla beraber (hepsi yaşça benden büyüktü) Babıâli’den aşağı iniyorduk. Büyük Postahanenin önünde Nurettin Topçu’yla karşılaştık. Yanındaki birkaç kişinin arasında Mehmet Kaplan ve eşi de vardı. O yıllarda Postahane’nin büyük bir kısmını adliye işgal ediyordu. Şahit olarak bulundukları bir davadan çıkıyorlarmış. Behice Hanım o sıralarda Taksim lisesinde edebiyat öğretmeni imiş. Şık giyimli, zarif, genç bir hanımdı. Bu kısa tanışıklıktan sonra asıl uzun süreli hoca-öğrenci ilişkilerimiz önceki cevabımda bahsettiğim Vefa Lisesi son sınıfında iken edebiyat derslerimize girmesiyle başladı. Behice Hanım dikkatli, bilgili ve titiz bir hocaydı. Katiyen gevşek ve müsamahalı değildi. O yıllarda dilimizde daha çok kullanılmakta olan Osmanlıca kelimelerin telaffuzlarına son derece dikkat eder, bunların doğrusunu öğrencilerine defalarca tekrar ettirir, olmayınca usulünce azarlardı da. Resmî not defteri dışında kendisinin daha büyük özel bir defteri vardı. Orada her öğrenciye ayırdığı ve resimlerimizi yapıştırdığı sayfalara, hakkımızdaki kendi kanaatlerini kısa mülâhazalarla kaydediyordu. Bazen o sayfalara öğrenciye, derste verdiği cevaplara göre not atmasını da söylerdi. Liseyi bitirdikten sonra ilişkilerimiz devam etti. Ben felsefede okurken zaman zaman eski liseme uğrar, hocalarımla görüşürdüm. Bazen Behice Hanımla Süleymaniye, Tahtakale, Eminönü güzergâhından onun bineceği Kadıköy vapuruna kadar yürüyerek ve sohbet ederek giderdik. O sırada Mehmet Kaplan bir süre için Fransa’daydı. Bu yürüyüşlerimizden birinin sonunda beni Fransa’dan dönmüş olan eşiyle tanıştırdı. Böylece Mehmet Kaplan’la önce felsefe, daha sonra Türkoloji öğrencisi olarak ömür boyu sürecek hoca-öğrenci, sonra dostça ilişkilerimiz başladı. Gerek Behice Hanımla, gerekse Kaplan’la olan hatıralarımın çoğunu Mehmet Kaplan’dan Hatıralar, Mektuplar kitabımda anlattım.
Nurettin Topçu’yu da hocam olmadan epey evvel tanıdığımı söylemiştim. 1946 yılı aralık ayının son cumasında Kapalı çarşı içindeki camideydim. Namazdan çıkınca kapının önünde birkaç gencin arasında ayakta kısa bir sohbete girmiş olan Topçu’yla tanıştırdılar. Bu tarihten birkaç ay sonra da Mart 1947’de Hareket dergisi yeniden yayımlanmaya başlamıştı. Kendimi derginin hasbî bir musahhihi görmek beni çok mutlu ediyordu. Henüz ortaokuldaydım. Uzatmayayım. Aradan yıllar geçti. Topçu son sınıfta felsefe derslerimize girmeye başladı. Ve söylediğim gibi benim kaç yıllık edebiyat sevdamı felsefeye çevirdi. Pek çok öğrenci için o çok sıkıcı olan ve ilk bakışta birbirini cerh eden iddialar gibi görünen sistemlerin insanın hür düşünce zenginliğinden kaynaklandığını, felsefenin bizim kâinata açılan kollarımız olduğunu o derslerde fark ettik. Çok sonraları anladım ki Nurettin Topçu herhangi bir felsefe öğretmeni değil, aynı zamanda doktrin sahibi bir felsefeci, belki biraz da filozof ruhlu bir insandı. Sorbone’da doktora yapmış, zamanının büyük filozoflarından Blondel’le çalışmış, büyük şarkiyatçı Massignon’la uzun süre beraber bulunmuştu. Bize ders verdiği sırada üniversiteye alınmayan bir doçentti. Hazır müfredat programının da dışına çıkarak kendi notlarıyla daha sistematik bir şekilde bize felsefî doktrinleri anlatırken, onda bir bilim adamının kategorikliği ile bir mistiğin terkibini bulmuştuk.
Reşat Ekrem Koçu hocamız olmadı. Birkaç defa boş geçen bazı derslerimize girdi. Bildiklerini yahut bizzat yaşadıklarını çok rahat dinlenir bir roman diliyle anlattı. Konuşmanın ustasıydı. Hemen tek başına diyebileceğimiz ağır bir mesai sarf ederek çıkardığı İstanbul Ansiklopedisi eşi bulunmaz bir bilgi, hatıra, müşahede yığınıdır. Yığın kelimesini olumlu ve olumsuz taraflarıyla bu eser için kullanmanın tam yeridir.
Reşat Nuri Güntekin’e gelince, o da hocamız değildi. O yıllarda Millî Eğitim Bakanlığı müfettişi idi. Bir gün Behice Hanım Reşat Nuri’nin dersimize teftişe geleceğini haber verdi. Yıl 1949. Gayet zayıf varlığı, yumuşak, munis bakışlarıyla Çalıkuşu müellifi sınıfımıza girdi. Tabii asıl teftiş geçirmekte olan Behice Hanımdı. Konuşma tarzlarından daha önce tanışıklıkları olduğu anlaşılıyordu. Galiba konumuz Edebiyat-ı Cedîde’nin kuruluşu olmalıydı. Hoca dersi canlı tutmak için bir taraftan ders anlatırken arada öğrencilerden soru bekliyor yahut onlara soru yöneltiyordu. Bir ara konu kafiyenin göz yahut kulak için olması meselesine gelmişti. Behice Hanım Reşat Nuri’ye dönerek “Müsaade eder misiniz, eski harfleri bilen bir öğrencimiz var, tahtaya ‘abes-muktebes’ yazsın” dedi. Reşat Nuri başının zarif bir hareketiyle uygun gördüğünü belirtti. Hoca beni tahtaya kaldırdı ve o kelimeleri yazdırdı. Behice Hanım bununla da yetinmedi. “Orhan Yahya Kemal’e de meraklı, eski harflerle tuttuğu bir Yahya Kemal şiirleri defteri var, görmek ister miydiniz?” dedi. Henüz hayatta olan Yahya Kemal’in şiirleri kitap halinde yoktu. Onun için meraklıları Yahya Kemal şiirleri için defter tutar, bilmedikleri şiirleri birbiriyle mübadele ederlerdi. Behice Hanımın bu sözü üzerine Reşat Nuri, oturduğum sıranın yanındaki boş yere ilişti ve defterimi istedi. Verdim. Biraz karıştırdıktan sonra gülümseyerek “Yazın benimkinden güzelmiş” diye de iltifat etti. Onunla ilgili hatıram da bundan ibarettir.
