PDA

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN

FORUMA GİT : Nazim Hikmet RAN


alpi001
26-04-2008, 06:25
FAKIR BIR SIMAL KILISESINDE SEYTAN ILE RAHIBIN MACERASI

Ilkönce yagmurla
sonra birdenbire açan günesle baslamisti sabah.
Henüz islakti asfaltin solundaki tarla.
Harp esirleri çoktan is basindaydilar.
Topraktan nefret duyarak
— halbuki köylüydü birçogu —
tirasli ve korkak
çapaliyorlardi patatesleri.
Suluboya, solgun resimleri hatirlatiyordu insana
köy kilisesinden gelen çan sesleri.
Pazardi.
Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardi
kadinlarin degil,
içlerinde büyük memeli kizlar,
ve sari saçlarina ak düsmemis anneler vardi.
Maviydi gözleri.
Baslari önde,
kalin, kirmizi ve harap parmaklarina bakiyorlardi.
Terliydiler.
Haslanmis lahanayla günlük kokuyordu.
Kürsüde muhterem peder
«beyannameyi» okuyordu,
— gözlerini gizleyerek —.
Renkliydi pencere camlarindan biri.
Bu camdan içeri giren günes
duruyordu genç bir kadinin bembeyaz ensesinde
eski bir kan lekesi gibi.
Ve hiçbir zaman
dogurmamis olan
gögüssüz ve kalçasiz bir Meryem'in kucaginda bir çocuk :
basi öyle büyük
o kadar inceydi ki kivrilmis bacaklari
hazin ve korkunçtu.
Önlerinde kandil yaniyordu
eski
sert
ve boyali tahtayi aydinlatip...
Iki adam boyundaydi tahta heykel.
Seytan saklanmisti arkasina
— kaslari çekik, sakali sivri,
Mefistofeles olmasi muhtemel,—-
ve âlim bir tebessümle
dinliyordu muhterem pederi.
«— Avrupa'nin bekasi,
(okuyordu beyannameyi muhterem peder)
Avrupa'nin bekasi için harbediyoruz.»
Dinliyordu Seytan
sivri sakalinda keder
ve âsi ve selîm aklina
dayanilmaz bir agri vermekteydi yalan.
Okuyordu rahip :
«— Avrupa milletleri el ele verip
harbediyoruz,
ve mutlak imha edecegiz
medeniyet için tahripçi bir unsuru.»
Seytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini
ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip
kaldirdi elini
rahibe dogru
— etsizdi, uzundu bu el,
hakikat gibi, kemikli ve kuru —.
Ve ne olduysa o anda oldu iste.
Renkli camin altindaki kadin
çirilçiplak göründü kipkirmizi güneste.
Memeleri agirdi
ve sari ipek gibi parliyordu karninin altinda tüyler.
Düsürdü kâadi muhterem peder
ve Seytan'in igvasiyla hakikati bagirdi :
«— Karsi koymak günü geldi en büyük tehlikeye.
Harbediyoruz,
fuhsun bekasi için,
kerhane kapilari kapanmasin diye.
Ve sen orda, arkada
içinde beyaz entarisinin
bir erkek çocugu gibi duran,
sen orospu olacaksin kizim.
Sana firengi ve belsoguklugu verecekler
büyük sehirlerimizden birinde.
Baban dönmeyecek
Yatiyor simdi yüzükoyun
çok uzak bir topragin üzerinde.
Simdi kan içindedir
etli, kalin kulaklar
ve ince kollarinin dolandigi boyun.
Yattigi yerde yalniz degil.
Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmis toplar sahada.»
Kendi sesinden ürkerek
sustu rahip.
Orda, arkada, beyazli kiz agliyordu.
Kadife ceketli bir erkek
— ihtiyar orman bekçisi civar çiftligin —
bir seyler söylemek istedi.
Sivri sakalini kasidi Seytan,
rahibe : «Devam et,» — dedi.
Ve muhterem peder
basladi tekrar konusmaya :
«— Harbediyoruz :
pazar ve mal nizaminin bekasi için.
Kömür, lâstik ve kereste,
ve kendi degerinden fazla yaratan is kuvveti
satilmalidir.
Patiska, benzin
bugday, patates, domuz eti
ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet
satilmalidir.
Günesli bahçesi ve resimli kitaplari çocuklugun
ve ihtiyarligin emniyeti
satilmalidir.
San, seref ve saadet,
ve
kuru kahve
topyekun pazar mali olup
tartilip, ölçülüp, biçilip satilmalidir.
Harbediyoruz :
harbi bitirdigimiz zaman
aç, issiz ve sakat
— harp madalyasiyla fakat —
köprü altinda yatilmalidir...»
Yine sustu muhterem peder.
Seytan emretti yine :
«— Naklet onun macerasini,
o ne idi, ne oldu, anlat...»
Ve anlatti rahip :
«— Onu hepiniz hatirlarsiniz,
topragin içindeki bir patates tohumu gibi
fakir,
çaliskan
ve nesesiz geçti çocuklugu.
Sonra uyandi birdenbire
on yedi yasina dogru.
Yine fakirdi, çaliskandi.
Fakat aylarca gidip
bulutsuz bir denizde
altinda sönük yelkenlerin
sanki çok sicak bir sabah ufukta apansizin
yeni bir dünya kesfeder gibi buldu neseyi...
Mahallede sesi en güzel olan insandi
ve en güzel mandolin çalan.
Hatirliyorsunuz degil mi
size dogru gelen dostlugunu kocaman, kirmizi elinin
ve mavi kurdelesini
mandolininin?..
Içinizde kimin kalbini kirdi,
kime yalan söyledi,
sarhos oldugu vaki midir,
ve kiminle dövüstü?
Çocuklara saygisini
ve ihtiyarlara sefkatini inkâr edebilir miyiz?
Belki biraz kalin kafali
fakat kalbi bir balik yavrusu gibi temiz
onu geçen sene harbe gönderdik.
Simdi gerilerinde cephenin
isgal altindaki bir köyün odasindadir.
Baygin bir kadinin irzina geçmekle mesgul
bir tahta masanin üzerinde.
Beli çiplak
pantolunu dizlerinde
basinda migfer
ve ayaklarinda kisa, kalin çizmeler.
Yerde iki çocuk ölüsü yatiyordu
direkte bagli bir erkek.
Disarda yagmur yagiyor
ve uzaktan uzaga motor sesleri.
Kadini masadan yere iterek
dogrulup çekti pantolonunu...
Halbuki hepiniz hatirlarsiniz onu,
hatirliyorsunuz degil mi
size dogru gelen dostlugunu kocaman, kirmizi elinin
ve mavi kurdelesini
mandolininin?»
Yine birdenbire sustu muhterem peder.
(Susabilmek bir hünerdir
insanin agzindan çikan sözler
kendine ait olmazsa.)
Fakat tahta Meryem'in arkasindan
yine emretti Seytan :
«— Rahip, devam et,» — dedi.
Ve devam etti rahip :
«— Harbediyoruz.
Çalistirilan insan yiginlari
birbirine devrederek zinciri,
karanlik ve agir,
beton künklerin içinde akmalidir.
Ve sen kocakari
— ön safta, solda, diz çöküp
yüzü eski bir kâat gibi burusuk olan —
seni temin ederim ki
kilise kapisinda oynayan torunun
— bes yasinda,
basi altin bir top gibi yuvarlak —
dedesi,
senin kocan,
babasi,
senin oglun
ve komsularin gibi
kömür ocaklarinda çalisacak.
Hiçbir seyi
ümit etmemeyi
ögrensin.
Bu maksatla
uçuyor bombardiman birliklerimiz
tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm tasiyip
iki gergin kanatla.
Ve motorlarina benzinle beraber
belki bir parça keder dolarak
(öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir sey),
uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak
bombardiman birliklerimiz
birbiri ardindan giden dalgalar halinde...
Harbediyoruz :
öldürdüklerimizin sayisi
— bizden ve onlardan
aralarinda meme çocuklari da var —
simdilik
bes alti milyon kadar.
Harbediyoruz :
kundak bezinin çesidiyle belli olmali herkesin yeri.
Harbediyoruz :
parlasin edebiyen diye sabah güneslerinde
hapisane demirleri...»
Hakikat çok taraflidir.
Fakir bir Simal kilisesinde
— Seytan'in igvasiyla da olsa —
fakir bir papaz
onu o kadar uzun anlatamaz.
Inzibat kuvvetleri aldi haberi
— kadife ceketli orman bekçisinden —
gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.
Ve asfalt yolun üzerinde
arasinda silâhli iki adamin
giderken muhterem peder
Seytan bakti arkasindan :
çekik kaslarinda ümit
ve sivri sakalinda keder.

12.9.1941

Not :
Alamanya yikildi.
Temerküz kampindan kurtarildi muhterem peder.
Ve yine Seytan'in igvasina uymasaydi eger
önemli Alaman demokratlarindan biri olurdu bugün
Anglo-sakson isgal bölgelerinden birinde.
Halbuki yine uydu Seytan'a.
Ve yine bir pazar günü ve ayni kilisede yine
batili müttefikleri meth ü sena edeyim derken
41 yilinda söylediklerinden bazi fasillari tekrarladi aynen
bilhassa mal nizamina ait olanlari.
Ve Katolik bir Amerikan subayinin emriyle
(tevkif edilmediyse de bu sefer)
kovuldu kiliseden muhterem peder.
Yine arkasindan bakti Seytan :
çekik kaslarinda biraz daha çok ümit
sivri sakalinda biraz daha az keder...
1946 Subat 17




Nazım Hikmet Ran

alpi001
26-04-2008, 06:32
SIMAVNE KADISI OGLU SEYH BEDRETTIN DESTANI

Darülfünün Ilâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Serefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafi Islâmiye Matbaasinda basilan «Simavne Kadisi oglu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmis besinci sayfasina gelmistim. Cenevizlilere sirkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu altmis besinci sayfasinda diyordu ki:
«O zamanlarda Iyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisaninda Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen daglik bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çikti. Stilaryum Sakiz adasi karsisinda kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadinlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevasi ve arâzi gibi seylerin kâffesinin umumun mâli müstereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.»
Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaiz ve nasihatlarini bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sirkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakali, sari uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadisi oglu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her iki manasinda da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Serefeddin Efendiyi düsündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken, «Erzak, mevâsi ve arâzi gibi seylerin umumî mali müsterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadinlari bundan istisna etmesi bizce efkâri umumiyyeye karsi ihtiyar etmis oldugu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan seyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermedigi muhakkaktir,» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asirlarin üstüne remil atip insanlarin zamirini kesfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklima: «Burjuva için karisi alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimailestirilecegini duyunca tabiatiyle bundan içtimailestirilmenin kadinlara da tesmil edilecegi neticesini çikariyor.»
Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düsündügünü, Darülfünün Ilâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düsünmesin? Ilâhiyat bakimindan kadin mal degil midir?
Risaleyi kapadim. Gözlerim yaniyordu amma uykum yoktu. Basucumdaki çiviye asili simendifer marka saata baktim. Ikiye geliyor. Bir cigara. Bir cigara daha. Kogusun sicak, durgun, agir kokulu bir su birikintisine benziyen havasinda dolasan sesleri dinliyorum. Benden baska yirmi sekiz insani ve terli çimentosuyla kogus uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sik, daha keskin öttürüyorlardi. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaslansalar ben kendimi karanlik bir gece batan bir gemide sanirim.
Üstümüzdeki kogustan idamlik eskiyalarin zincir sesleri geliyordu. Evraklari temyizde. Yagmurlu bir aksam karari giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini sakirdatip dolasiyorlar.
Gündüzleri arka avluya çikarildigimiz vakit kaç defa onlarin pencerelerine baktim. Üç insan. Ikisi sagdaki pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. Ilk yakalanip arkadaslarini ele veren bu tek basina oturanmis. En çok cigara içen de o.
Üçü de kollarini pencerelerin demirlerine doluyorlar. Olduklari yerden denizi, daglari çok iyi görebildikleri halde onlar hep asagiya, avluya, bize, insanlara bakiyorlar.
Seslerini hiç isitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardir. Ve hep böyle yalniz geceleri konusan zincirleri birdenbire bir sabah karanliginda susarsa, hapishane bilecek ki, disardaki sehrin en kalabalik meydaninda gögüsleri yaftali üç beyaz uzun gömlek sallanmistir.
Bir aspirin olsa. Avuçlarimin içi yaniyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorliyabilsem, basim böyle gözlerimi bulandiracak kadar agrimasa, çok uzak yillarin kiliç sakirtilari, at kisnemeleri, kirbaç sesleri, kadin ve çocuk çigliklari içinde iki isikli ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanin yüzlerini görebilecegim.
Gözüme, demin kapatip çimentoya biraktigim risale ilisti. Yarisi günesten solmus visne çürügü bir kapagi var. Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yaziyla risalenin adi bir tugra gibi yazili. Kapagin içinden sararmis sayfa yapraklarinin yirtik kenarlari çikiyor. Bu Ilâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazisindan, kamis kaleminden, dividinden ve rihindan Bedreddinimi kurtarmak lâzim, diye düsünüyorum. Aklimda Ibni Arabsahtan, Âsikpasazâdeden, Nesriden, Idrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Serefeddin Efendiden okuya okuya ezberledigim satirlar var:
«Seyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafinda olmak lâzim gelecegini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.»
«Tahsilini Misirda ikmâl etmis olan Seyh Bedreddin senelerce burada kalmis ve hiç süphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmus idi.»
«Misirdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmus idi.»
«Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabilecegi gibi bu sehirde tasaltun etmis olan Musa Çelebinin daveti vakiasile olmak ihtimali de vardir.»
«Çelebi Sultan Mehmet kardeslerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Seyh Bedreddini Iznikte ikamete memur eylemis idi.»
«Seyh burada itmam etmis oldugu Teshil mukaddemesinde "...Kalbimin içindeki ates tutusuyor. Ve günden güne artiyor, o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine ragmen eriyecek..." demektedir.»
«Seyhi Iznike serdiklerinde kethüdasi Börklüce Mustafa Aydin eline vardi. Andan göçtü Karaburuna vardi.»
«Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildigim gibi sen de benim emlâkime ayni suretle tasarruf edebilirsin." Köylü avam halki bu nevi sözlerle kendi tarafina celp ve cezb ettikten sonra hiristiyanlar ile dostluk tesisine çalisti. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karsi hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmege muvaffak olamadi.»
«Simavne kadisi oglu isitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi Iznikten kaçti. Isfendiyara vardi. Isfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Agaçdenizine girdi.
«Bu esnada müsarünileyhin halifesi Mustafanin Aydin elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadi Sultan Mehemmed'in kulagina vâsil oldu. Derhal Rumiyei sugra ve Amesye Padisahi olan Sehzade Sultan Muradin ismine hükmü hümayün sadir oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanin def'ine kiyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydin elinde anin basina ine...»
«Mustafa, on bine yakin müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile sehzadeye mükabeleye kiyam eylediler.»
«Mübalega cenk olundu.»
«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leskeri ilhad maglub oldu.»
«Sag kalanlar Ayasluga getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthis iskenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmiha gerildi. Kollari yekdigerinden ayri olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile sehirde gezdirildi. Kendisine sadik kalan mahremani Mustafanin gözü önünde katledildi. Bunlar "Dede Sultan iris" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.»
«Ahir Börklüceyi paraladilar ve on vilâyeti teftis ettiler, gideceklerin giderdiler bey kullarina timar verdiler. Bayezid Pasa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Ani dahi anda asti.»
«Bu esnada Agaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanina toplandilar. Bilumum halkin kendisiyle birlesmesine remak kalmis idi. Bundan dolayi Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti.
«Ve Bayezid Pasanin teklifiyle bazi kimseler Kadi Bedreddinin silki mütabaatina ve müritligine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bagladilar...
«Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmis bir danismend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed yaninda olurdu. Mevlâna Hayder etti "seran bunun katli helâl amma mali haramdir."
«Andan Simavne Kadisi oglunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçi gelip ani andan aldilar. Simdi dahi ol diyarda müritleri vardir.»
Basim çatliyacak gibi. Saate baktim. Durmus. Yukardakilerin zincir sakirtilari biraz yavasladi. Yalniz birisi dolasiyor. Herhalde o tek basina soldaki pencerede oturandir.
Içimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyaci var. Bana öyle geliyor ki, simdi yolparacilar kogusundan yine o yayla türküsünü söylemege baslasalar basimin agrisi bir anda diniverecektir.
Bir cigara daha yaktim. Egildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Serefeddin Efendinin risalesini aldim. Disarda rüzgâr çikti. Penceremizin altindaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdaniyor. Penceremizin alti kayalik olacak.
Kaç defa oraya, denizle duvarimizin birlestigi yere bakmak istedik. Fakat imkâni yok. Pencerenin demir çubuklari çok dar. Insan basini disari çikaramiyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz.
Benim yatagimin yaninda tornaci Sefigin yatagi vardi. Sefik bir seyler mirildanarak uykusunda döndü. Karisinin gönderdigi gelinlik yorgani kaydi. Örttüm.
Ilâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmis besinci sayfasini açtim yine.. Cenevizlilerin sirkâtibinden bir iki satir ancak okumustum ki basimin agrilari içinde kulagima bir ses geldi. Bu ses:
— Gürültü etmeksizin denizin dalgalarini asarak senin yaninda bulunuyorum, diyordu.
Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasinda birisi var. Konusan o:
«— Cenevizlilerin sirkâtibi Dukasin yazdiklarini unuttun mu? Sakiz adasinda Turlut tesmiye olunan manastirda ikamet eden Giritli bir kesisten bahsettigini hatirlamiyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanin "dervislerinden biri" bu Giritli kesise de böyle bas açik, ayaklarim çiplak ve yekpare bir libasa bürünmüs olarak denizin dalgalarini asip gelmez miydim?»
Pencerenin demirleri disinda hiçbir yere tutunmasina imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktim. Gerçekten de dedigi gibiydi. Yekpare libasi akti.
Simdi, yillarca sonra, ben bu satirlari yazarken Ilâhiyat Fakültesi müderrisini düsünüyorum. Serefeddin Efendi öldü mü, sag mi, bilmiyorum. Fakat eger sagsa ve bu yazdiklarimi okursa benim için: «Gidi hain, diyecektir, hem maddiyundan oldugunu iddia eder, hem de Giritli kesis gibi, üstüne üstlük aradan asirlar geçmis iken, Börklücenin denizleri sessizce asan müridiyle konustugundan dem vurur.»
Tarihi kelâm üstadinin bu sözleri söyledikten sonra atacagi ilâhi kahkakayi da duyar gibi oluyorum.
Fakat zarar yok. Hazret kahkahasini atadursun. Ben macerami anlatayim.
Basimin agrisi birdenbire dindi. Yataktan çiktim. Penceredekine dogru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden baska yirmi sekiz insani ve terli çimentosuyla uyuyan kogusu biraktik. Birdenbire kendimi o bir türlü göremedigimiz, denizle duvarimizin birlestigi yerde, kayalarin üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlik denizin dalgalarini sessizce asarak yillarin arkasina, asirlarca geriye, sultan Giyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirisçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik.
Ve iste size anlatmak istedigim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördügüm ses, renk, hareket, sekil manzaralarini parça parça ve çogunu — eski bir itiyat yüzünden —- bir çesit uzunlu kisali satirlar ve arasira kafiyelerle tesbit etmege çalisacagim. Söyle ki:


1.
Sedirde al yesil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyali çiniler,
gümüs ibriklerde sarap,
bakir lengerlerde kizarmis kuzular nar idi.
Öz kardesi Musayi ok kirisiyle bogup
yani bir altin legende kardes kaniyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çikmis hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kisirlik çigligi, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alin teri timar idi.
Kirik testiler susuz
su basarinda biyik buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksiz insanin
ve insansiz topragin feryadini duyar idi.
Ve yollarin sonu kale kapisinda kiliçlar sakirdar
köpüklü atlar kisner iken
çarsida her lonca kesmis kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasil hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.


2.
Bu göl Iznik gölüdür.
Durgundur.
Karanliktir.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir daglarin.
Bizim burada göller
dumanlidirlar.
Baliklarinin eti yavan olur,
sazliklarindan isitma gelir,
ve göl insani
sakalina ak düsmeden ölür.
Bu göl Iznik gölüdür.
Yaninda Iznik kasabasi.
Iznik kasabasinda
kirik bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtir.
Kurutulmus baliga benzer kadinlarin memesi.
Ve delikanlilar türkü söylemez.
Bu kasaba Iznik kasabasi.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardir Bedreddin adinda.
Boyu küçük
sakali büyük
sakali ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sari parmaklari saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmus.
Hatti talik ile yaziyor
«Teshil»i.
Karsisinda diz çökmüsler
ve karsidan
bir daga bakar gibi bakiyorlar ona.
Bakiyor:
Basi tirasli
kalin kasli
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakiyor:
kartal gagali Torlak Kemâl..
Bakmaktan bikip usanmayip
bakmaga doymiyarak
Iznik sürgünü Bedreddine bakiyorlar..


3.
Kiyida çiplak ayakli bir kadin aglamaktadir.
Ve gölde ipi kopmus
bos bir balikçi kayigi
bir kus ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdügü yere,
gidiyor parçalanmak için karsi daglara.
Iznik gölünde aksam oldu.
Dag baslarinin kalin sesli sipahileri
günesin boynunu vurup
kanini göle akittilar.
Kiyida çiplak ayakli bir kadin aglamaktadir,
bir sazan baligi yüzünden
kaleye zincirlenen balikçinin kadini.
Iznik gölünde aksam oldu.
Bedreddin egildi suya
avuçlayip dogruldu.
Ve sular
parmaklarindan dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
«— O âtes ki kalbimin içindedir
tutusmustur
günden güne artiyor.
Dövülmüs demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüregim...

Ben gayri zuhur ve huruç edecegim!
Toprak adamlari topragi fethe gidecegiz.
Ve kuvveti ilmi, sirri tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarini
iptâl edecegiz...»

Ertesi gün
gölde kayik parçalanir
kalede bir bas kesilir
kiyida bir kadin aglar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
seyhlerinin elini.
Al atlarin kolanini siktilar.
Ve Iznik kapisindan
dizlerinde çirilçiplak bir kiliç
heybelerinde el yazma bir kitapla çiktilar...
Kitaplarinin adi:
«Varidat»di.


4.
Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarina binerek biri Aydin, biri Manisa taraflarina gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine dogru yola çiktim ve bir gün Haymana ovasina ulastigimizda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemis
Aydin elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelâmini söylemis
köylünün huzurunda.
Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
on bes yasinda bir civan teni gibi, topragin eti,
agalar topyekün kiliçtan geçirilip
verilmis ortaya hünkâr beylerinin timari zeameti.»
Duyduk ki...
Bu isler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasinda bir garip kus öterken,
siska bir sögüt altinda zeytin danesi yedik.
«Varalim,
dedik.
Görelim,
dedik.
Yapisip
sapanin
sapina
sol kardes topragini biz de bir yol
sürelim, dedik.»
Düstük daglara daglara,
astik daglari daglari...
Dostlar,
ben yolculuk etmem bir basima.
Bir ikindi vakti can yoldasima
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
basladi karsimizda bir çocuk gibi gülmege
bir adim geride aglayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor tasiyor kehribar salkimlari.
Saz sepetlerde oyniyan baliklari gör:
islak derileri pul pul, isil isildir
ve körpe kuzu eti gibi aktir
yumusaktir etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, günes gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, günes ve toprak..


5.
Arkamizda hünkârin ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarini birakip Börklücenin diyarina girdigimizde bizi ilk karsilayan üç delikanli oldu. Üçü de yanimdaki rehberim gibi yekpâre ak libasliydilar. Birisinin kivircik, abanoz gibi siyah bir sakali ve ayni renkte ihtirasli gözleri, kemerli büyük bir burnu vardi. Vaktiyle Musanin dinindenmis. Simdi Börklüce yigitlerinden.
Ikincisinin çenesi kivrik ve burnu dümdüzdü. Sakizli Rum bir gemiciymis. O da Börklüce müritlerinden.
Üçüncüsü orta boylu, genis omuzlu. Simdi düsünüyorum da, onu, yolparacilar kogusunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalniz Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydinliymis.
Ilk sözü söyliyen Aydinli oldu:
— Dost musunuz düsman mi? dedi. Dost iseniz hosgeldiniz. Düsman iseniz boynunuz kildan incedir.
— Dostuz, dedik.
Ve o zaman ögrendik ki, Sarohan valisi Sismanin ordusunu, yani topraklari tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, daglik geçitlerinde tepelemislerdir.
Yine, o yolparacilar kogusunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
— Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardes soframizda bu yil incirler böyle balli, basaklar böyle agir ve zeytinler böyle yagli iseler, biz onlari, sirma cepken giyer haramilerin kaniyla suladik da ondandir.
Müjde büyüktü. Rehberim:
— Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
Yanimiza Sakizli Rum gemici Anastasi da alip ve ancak esigine bastigimiz kardes topragini birakarak tekrar Âl Osman ogullarinin karanligina daldik.
Bedreddini Iznikte, göl kiyisinda bulduk. Vakit sabahti. Hava islak ve kederliydi.
Bedreddin.
— Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
Gece Iznikten çiktik. Pesimizi atlilar kovaliyordu. Karanlik, onlarla aramizda duvar gibiydi. Ve bu duvarin arkasindan nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin ati benim al atimla Anastasinki arasindaydi. Biz üç anaydik. Bedreddin çocugumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamiz. Karanligin duvari ardindaki nal sesleri yaklasir gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
Gün isiginda gizlenip, geceleri yol alarak Isfendiyara ulastik. Oradan bir gemiye bindik.


6.
Bir gece bir denizde yalniz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnizdi yildizlarla.
Yildizlar sayisizdi.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlikti
ve göz alabildigine dümdüzdü.
Sari Anastasla Adali Bekir
hamladaydilar.
Koç Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmaklari sakalina gömülü
dinliyordu küreklerin sipirtisini.
Ben:
— Ya! Bedreddin! dedim,
uyukliyan yelkenlerin tepesinde
yildizlardan baska bir sey görmüyoruz.
Fisiltilar dolasmiyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlik su,
sade onun uykusu.
Ak sakali boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi:
— Sen bakma havanin durgunluguna
derya dedigin uyur uyur uyanir.
Bir gece bir denizde yalniz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Agaçdenizine...



7.
Bu orman ki Deliormandir gelip durmusuz
demek Agaçdenizinde çadir kurmusuz.
«Malûm niçin geldik,
malûm derdi derunumuz» diye
her daldan her köye bir sahin uçurmusuz.
Her sahin pesine yüz aslan takip gelmis.
Köylü, bey ekinini, çirak çarsiyi yakip
reaya zinciri birakip gelmis.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Agaçdenizine akip gelmis...
Bir kizilca kiyamet!
Karismis birbirine
at, insan, mizrak, demir, yaprak, deri,
gürgenlerin dallari, meselerin kökleri.
Ne böyle bir âlem görmüslügü vardir,
ne böyle bir ugultu duymuslugu var
Deliorman deli olali beri....


8.
Anastasi Deliormanda Bedreddinin ordugâhinda birakip ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmus. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karsi kiyiya vardik. Lâkin bizi bir balik gibi çevik yapan sey bir kadin yüzünü ay isiginda seyretmek ihtirasi degil, Izmir yoluyla Karaburuna, bu sefer seyhinden Mustafaya haber ulastirmak isiydi.
Izmire yakin bir kervansaraya vardigimizda, padisahin on iki yasindaki oglunun elinden tutan Bayezid Pasanin Anadolu askerlerini topladigini duyduk.
Izmirde çok oyalanmadik. Sehirden çikip Aydin yolunu tutmustuk ki bir bag içinde, bir ceviz agaci altinda, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmis dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladik. Her birinin üstünde baska çesit libas vardi. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldik. Kavuklulardan birisi Nesrî imis. Dedi ki:
— Halki ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Pasa'yi gönderir.
Kavuklulardan ikincisi Sükrüllah bin Sihâbiddin imis. Dedi ki:
— Bu sofinin basina birçok kimseler toplandi. Ve bunlarin dahi ser'i Muhammediye muhalif nice isleri âsikâr oldu.
Kavuklulardan üçüncüsü Âsikpasazâde imis. Dedi ki:
- Sual: Ahir Börklüce paralanirsa imanla mi gidecek, imansiz mi?
- Cevap: Allah bilir anin çünkim biz anin mevti halini bilmezüz..
Fesli olan çelebi Ilâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze bakti. Gözlerini kirpistirarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir sey demedi.
Biz hemen atlarimizi mahmuzladik. Ve bir bag içinde, bir ceviz agaci altinda, bir kuyuya saldiklari karpuzlari serinletip sohbet edenleri nallarimizin tozlari arkasinda birakarak Aydina, Karaburuna, Börklücenin yanina vardik.


9.
Sicakti.
Sicak.
Sapi kanli, demiri kör bir biçakti
sicak.
Sicakti.
Bulutlar doluydular,
bulutlar bosanacak
bosanacakti.
O, kimildanmadan bakti,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumusak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadin:
TOPRAK
nerdeyse doguracak
doguracakti.
Sicakti.
Bakti Karaburun daglarindan O
bakti bu topragin sonundaki ufka
çatarak kaslarini :
Kirlarda çocuk baslarini
Kanli gelincikler gibi koparip
çirilçiplak çigliklari sürükleyip pesinde
bes tuglu bir yangin geliyordu karsidan ufku sarip.
Bu gelen
Sehzade Muratti.
Hükmü hümâyun sâdir olmustu ki Sehzade Muradin
ismine
Aydin eline varip
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanin basina ine.
Sicakti.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa bakti,
bakti köylü Mustafa.
Bakti korkmadan
kizmadan
gülmeden.
Bakti dimdik
dosdogru.
Bakti O.
En yumusak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadin :
TOPRAK
nerdeyse doguracak
doguracakti.
Bakti.
Bedreddin yigitleri kayalardan ufka baktilar.
Gitgide yaklasiyordu bu topragin sonu
fermanli bir ölüm kusunun kanatlariyla.
Oysaki onlar bu topragi,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, nari,
tüyleri baldan sari,
sütleri baldan koyu davarlari,
ince belli, aslan yeleli atlariyla
duvarsiz ve sinirsiz
bir kardes sofrasi gibi açmistilar.
Sicakti.
Bakti.
Bedreddin yigitleri baktilar ufka...

En yumusak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadin :
TOPRAK
nerdeyse doguracak
doguracakti.
Sicakti.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatli bir söz gibi ilk damla düsecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yagar
yerden biter gibi,
bu topragin verdigi en son eser gibi
Bedreddin yigitleri sehzade ordusunun karsisina
çiktilar.
Dikissiz ak libasli
bas açik
yalnayak ve yalin kiliçtilar.
Mübalâga cenk olundu.
Aydinin Türk köylüleri,
Sakizli Rum gemiciler,
Yahudi esnaflari,
on bin mülhid yoldasi Börklüce Mustafanin
düsman ormanina on bin balta gibi daldi.
Bayraklari al, yesil,
kalkanlari kakma, tolgasi tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
bosanan yagmur içinde gün inerken aksama
on binler iki bin kaldi.
Hep bir agizdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek agi,
demiri oya gibi isleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek topragi,
balli incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanagindan gayri her seyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
dikissiz, ak gömleginde sildiler
kiliçlarinin kanini.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardes elleriyle islenen toprak
Edirne sarayinda damizlanmis atlarin
esildi nallariyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik sartlarin
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dedigin nesnenin önünde kafamla egilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarinda dilim dilim kirbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çiplak ayaklariyla yüregime basarak
geçer Aydin ellerinden Karaburun maglûplari..*

(*) Simdi ben bu satirlari yazarken, «Vay, kafasiyla yüregini ayiriyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik sartlari kafam kabul eder amma, yüregim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakin...» gibi laflar edecek olan bazi "sol" geçinen delikanlilari düsünüyorum. Tipki yazimin ta basinda tarihi kelâm müderrisini düsünüp kahkahasini duydugum gibi.
Ve simdi eger böyle bir istidrad yapiyorsam bu o çesit delikanlilar için degil, Marksizmi yeni okumaya baslamis, sol züppeliginden uzak olanlar içindir.
Bir doktorun verem bir çocugu olsa, doktor, çocugunun ölecegini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocugunun arkasindan bir damlacik gözyasi dökmez mi ?
Paris Komunasinin devrilecegini, bu devrilisin bütün tarihî, sosyal, ekonomik sartlarini önceden bilen Marksin yüreginden Komunanin büyük ölüleri «bir istirap sarkisi» gibi geçmemisler midir? Ve Komuna öldü, yasasin komuna! diye bagiranlarin sesinde bir damla olsun acilik yok muydu?
Marksist, bir «makina - adam», bir ROBOTA degil, etiyle, kaniyla sinir ve kafasi ve yüregiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandir.


10.
Karanlikta durdular.
Sözü O aldi, dedi:
«— Ayaslug, sehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?»
Yagmur
yagiyordu boyuna.
Sözü onlar alip
dediler ona:
«— Daha pazar
kurulmadi
kurulacak.
Esen rüzgâr
durulmadi
durulacak.
Boynu daha
vurulmadi
vurulacak.»
Karanlik islanirken perde perde
belirdim onlarin oldugu yerde
sözü ben aldim, dedim :
«— Ayaslug sehrinin kapisi nerde?
Göster geçeyim!
Kalesi var mi?
Söyle yikayim.
Baç alirlar mi?
De ki vermeyim!»
Sözü O aldi, dedi:
«—Ayaslug sehrinin kapisi dardir.
Girip çikilmaz.
Kalesi vardir,
kolay yikilmaz.
Var git al atli yigit
var git isine!..»
Dedim: «— Girip çikarim!»
Dedim: «-—Yakip yikarim!»
Dedi: «—Yagis kesildi
gün agariyor.
Cellât Ali,
Mustafayi
çagiriyor!
Var git al atli yigit
var git isine!..»
Dedim: «— Dostlar
birakin beni
birakin beni.
Dostlar
göreyim onu
göreyim onu!
Sanmayiniz
dayanamam.
Sanmayiniz
yandigimi
el âleme belli etmeden yanamam!
Dostlar
"Olmaz!" demeyin,
"Olmaz!" demeyin bosuna.
Sapindan kopacak armut degil bu
armut degil bu,
yarali olsa da düsmez dalindan;
bu yürek
bu yürek benzemez serçe kusuna
serçe kusuna!
Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde, ne haldedir O!
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve hörgücünde
kaniyan bir çarmiha
çirilçiplak bedeni
mihlidir kollarindan.
Dostlar
birakin beni,
birakin beni.
Dostlar
bir varayim göreyim
göreyim
Bedreddin kullarindan
Börklüce Mustafayi
Mustafayi.»

Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmihi
cellât, kütük ve satir
her sey hazir
her sey tamam.
Kizil sirma islemeli bir hasa
altin üzengiler
kir bir at.
Atin üstünde kalin kasli bir çocuk
Amasya padisahi sehzade sultan Murat.
Ve yaninda onun
bilmem kaçinci tuguna ettigim Bayezid Pasa!
Satiri çaldi cellât.
Çiplak boyunlar yarildi nar gibi,
yesil bir daldan düsen elmalar gibi
birbiri ardina düstü baslar.
Ve her bas düserken yere
çarmihindan Mustafa
bakti son defa.
Ve her yere düsen basin
kili depremedi:
—Iris
Dede Sultanim iris!
dedi bir,
baska bir söz demedi..


11.
Bayezid Pasa Manisaya gelmis, Torlak Kemâli anda bulup ani dahi anda asmis, on vilâyet teftis edilerek gidecekler giderilmis ve on vilâyet betekrar bey kullarina timar verilmisti.
Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolasiyor ve zaman zaman acayip çigliklar atarak karanlik derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanlari kurumamis körpe kadin ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardi. Yollarda, günesin altinda, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili oldugu halde, kuslarin yalniz kadin ve çocuk etini tercih etmeleri karinlarinin ne kadar tok oldugunu gösteriyordu.
Yollarda hünkâr beylerinin alaylarina rastliyorduk.
Hünkârin bey kullari; çürümüs bir bag havasi gibi agir ve büyük bir güçlükle kimildanabilen rüzgârlarin içinden ve parçalanmis topragin üstünden geçerek, rengârenk tuglari, davullariyla ve çengü çigane ile timarlarina dönüp yerlesirlerken biz on vilâyeti arkada biraktik. Gelibolu karsidan göründü. Rehberime:
— Takatim kalmadi gayri, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün degil.
Bir kayik bulduk.
Deniz dalgaliydi. Kayikçiya baktim. Bir Almanca kitabin iç kapagindan koparip kogusta basucuma astigim resme benziyor. Kalin biyigi abanoz gibi siyah, sakali genis ve bembeyaz. Ömrümde böyle açik, böyle konusan bir alin görmemisimdir.
Bogazin orta yerine gelmistik, deniz durmamacasina akiyor, kursun boyali havanin içinde sular köpüklenerek kayigimizin altindan kayiyordu ki kogustaki resme benziyen kayikçimiz:
— Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çirak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir ziddiyette birbirine karsi gögüs gererek bazen el altindan, bazen açiktan açiga fasilasiz bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.


12.
Rumeline ayak bastigimizda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayi kaldirarak Sereze geldigini duyduk. Bir an önce Deliormana ulasmak için gece gündüz yol almaga basladik.
Bir gece yol kenarinda oturmus dinleniyorduk ki, karsidan Deliorman taraflarindan gelip Serez sehrine dogru giden üç atli, doludizgin önümüzden geçti. Atlilardan birinin terkisinde bir heybe gibi baglanmis, insana benzer bir karalti görmüstüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
Ben tanirim bu nal seslerini.
Bu köpükleri kanli simsiyah atlar
karanlik yolun üstünden dörtnala geçip
hep böyle terkilerinde bagli esirler götürdüler.
Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
çadirlarimiza bir dost türküsü gibi gelmislerdir.
Bölüsmüsüzdür ekmegimizi onlarla.
Hava öyle güzeldir,
yürek öyle umutlu,
göz çocuklasmis
ve hakîm dostumuz SÜPHE uykuda...
Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
çadirlarimizdan doludizgin uzaklasirlar.
Nöbetçiyi sirtindan biçaklamislardir
ve terkilerinde
en degerlimizin
arkadan baglanmis kollari vardir.
Ben tanirim bu nal seslerini
onlari Deliorman da tanir..
Filhakika bu nal seslerini Deliormanin da tanidigini çok geçmeden ögrendik. Çünkü ormanimizin eteklerine ilk adimimizi atmistik ki, Bayezid Pasanin diger tedbirati saibe ile ormana adamlar biraktigini, bunlarin karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritligine dahil olduklarini ve bir gece seyhimizi çadirinda uykuda bastirip kaçirdiklarini duyduk. Yani yol kenarinda rastladigimiz üç atli Osmanli tarihindeki provokatörlerin agababasi idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.


13.
Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZÛRU HÜMAYUN.
Ortada
yere sapli bir kiliç gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karsida hünkâr.
Bakistilar.
Hünkâr istedi ki:
bu müsahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da seriat eylesin ibrazi hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin is.
Hazir bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmis
bir ulu danismend kisi
kinali sakalini ilhami ilâhiye egip,
«Mali haramdir amma bunun
kani helâldir» deyip
halletti isi...
Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konus.»
Denildi: «Ver hesabini ilhadinin.»
Bedreddin
bakti kemerlerden disari.
Disarda günes var.
Yesermis avluda bir agacin dallari
ve bir akarsuyla oyulmaktadir taslar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydinlandi içi gözlerinin,
dedi:
— Mademki bu kerre maglubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayri uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bagrina mührümüzü..


14.
Yagmur çiseliyor,
korkarak
yavas sesle
bir ihanet konusmasi gibi.
Yagmur çiseliyor,
beyaz ve çiplak mürted ayaklarinin
islak ve karanlik topragin üstünde kosmasi gibi.
Yagmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarsisinda,
bir bakirci dükkâninin karsisinda
Bedreddinim bir agaca asili.
Yagmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yildizsiz bir saatidir.
Ve yagmurda islanan
yapraksiz bir dalda sallanan seyhimin
çirilçiplak etidir.
Yagmur çiseliyor.
Serez çarsisi dilsiz,
Serez çarsisi kör.
Havada konusmamanin, görmemenin kahrolasi hüznü
Ve Serez çarsisi kapatmis elleriyle yüzünü.
Yagmur çiseliyor.



TORNACI SEFIGIN GÖMLEGI
Yagmur çiseliyordu. Disarda, demir parmakliklarin arkasindaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmustu. Bugün bile gayet iyi hatirliyorum. Ilkönce omuzumda bir elin dokunusunu duymustum. Dönüp baktim. Tornaci Sefik. Içleri isil isil, kapkara gözlerini yüzüme dikmis:
— Bu gece uyumadin galiba, diyor.
Artik yukardan eskiyalarin zincir sesleri gelmiyordu. Ortalik agarinca onlar uykuya varmis olmalilar. Gün isiginda nöbetçilerin düdük sesleri de manalarini kaybediyor. Boyalari siliniyor ve ancak karanlikta belli olan sert çizgileri yumusuyor.
Kogusun kapisi disardan açildi. Içerde çocuklar teker teker uyaniyorlar.
Sefik soruyor:
— Ne oldun, bir tuhaf halin var senin?
Sefige geceki macerami anlatiyorum:
— Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah su pencerenin arkasina geldi. Yekpare ak bir gömlegi vardi. Elimden tuttu. Bütün bir yolculugu yan yana, daha dogrusu onun rehberligiyle yaptim..
Tornaci Sefik gülüyor. Bana pencereyi göstererek:
— Sen, diyor, yolculugu Mustafanin müridiyle degil, benim gömlegimle yapmissin. Bak, dün gece asmistim. Hâlâ pencerede..
Ben de gülüyorum. Simavne Kadisi oglu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornaci Sefigin gömlegini demirlerin üstünden aliyorum. Sefik gömlegini sirtina geçiriyor. Bütün kogus arkadaslari «yolculugumu» ögrendiler. Ahmed:
— Bunu yaz iste, diyor. Bir «Bedreddin destani» isteriz. Hem sana ben de bir hikâye anlatayim onu da kitabin sonuna koyarsin...
Ahmedin anlattigi hikâyeyi iste kitabimin sonuna koyuyorum.



AHMEDIN HIKÂYESI
Balkan harbinden önceydi. Dokuz yasindaydim. Dedemle, Rumelinde, bir köylüye misafir olduk. Köylü mavi gözlü ve bakir sakalliydi. Bol kirmizi biberli tarhana içtik. Kisti, Rumelinin kuru, çok bilenmis bir biçak gibi keskin kislarindan biri.
Köyün adini hatirliyamiyorum. Yalniz, yola kadar bizimle gelen jandarma, bu köyün insanlarini dünyanin en inatçi, en vergi vermez, en dik kafali köylüleri diye anlattiydi.
Jandarmaya göre bunlar, ne müslüman, ne gâvurdular. Belki kizilbastilar. Ama, tam da kizilbas degil.
Köye girisimiz hâlâ aklimdadir. Günes batti batacak. Yol don tutmus. Yolda cam parçalari gibi pirildiyan kaskati su birikintilerinde kiziltilar.
Köyün karanliga karismiya basliyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karsiladi. Iri, alacakaranlik içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Havliyordu.
Arabacimiz dizginleri kasti. Köpek atlarin gögüslerine dogru siçrayip saldiriyor.
Ben, «Ne oluyoruz?» diye basimi arabacinin arkasindan disari uzattim. Arabacinin kirbaci tutan kolu dirsegiyle yüzüme çarparak kalkti ve yilan isligi gibi ince bir saklamayla köpegin basina indi. Tam bu sirada kalin bir ses duydum:
- Hey. Vurdugunu köylü, kendini kaymakam mi sandin?
Dedem arabadan indi. Köpegin kalin sesli sahibine «merhaba» dedi. Konustular. Sonra köpegin bakir sakalli, mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti.
Kulagimda çocuklugumdan kalan birçok konusmalar vardir. Bunlardan çogunun mânasini büyüdükçe anlamis, kimisine sasmis, kimisine gülmüs, kimisine kizmisimdir. Fakat çocukken yanimda büyüklerin yaptigi hiçbir konusma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konusmalari gibi bütün hayatimin boyunca müessir olmamistir.
Dedemin yumusak, çelebice bir sesi vardi. Ötekisi kalin, hirçin ve inanmis bir sesle konusuyordu.
Onun kalin sesi diyordu ki:
— Hünkârin iradesi ve Iranli Molla Haydarin fetvasiyla Serezde, çarsida, yapraksiz bir agaç dalina asilan Bedreddinin çirilçiplak ölüsü iki yana agir agir sallaniyordu. Geceydi. Çarsinin kösesinden üç adam belirdi. Birisinin yedeginde kir bir at vardi. Egersiz bir at. Bedreddinin asildigi agacin altina geldiler. Soldaki pabuçlarini çikardi. Agaca tirmandi. Asagida kalanlar kollarini açip beklediler. Agaca çikan adam Bedreddinin uzun ak sakali altindan ince boynuna bir yilan çevikligiyle sarilmis olan islak, sabunlu ipin dügümünü kesmege basladi. Biçagin ucu birdenbire ipten kaydi ve ölünün uzamis boynuna saplandi. Kan çikmadi. Ipi kesmekte olan delikanli sapsari oldu. Sonra egildi, yarayi öptü, dogruldu. Biçagi atti ve yarisindan çogu kesilen dügümü elleriyle açarak uyuyan oglunu anasinin kollarina birakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü asagida bekliyenlerin kollarina teslim etti. Onlar çiplak ölüyü çiplak atin üstüne koydular. Agaca çikan asagi indi. En gençleri oydu. Çiplak ölüyü tasiyan çiplak ati yedeginde çekerek bizim köye geldi. Ölüyü yamacin tepesinde kara agacin altina gömdü. Ama sonra hünkâr atlilari köyü bastilar. Atlilar gidince delikanli, ölüyü kara agacin altindan çikardi. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Bir daha da dönmedi.
Dedem soruyor:
— Bunun böyle olduguna emin misin?
— Elbette. Bunu bana anamin babasi anlatti. Ona da dedesi söylemis. Onun dedesine de dedesi. Bu böyle gider...
Odada bizden baska sekiz on köylü daha var. Ocagin kizila boyadigi alaca aydinlik dairenin kiyilarinda oturuyorlar. Arasira bir ikisi kimildaniyor ve bu alaca aydinlik dairenin içine giren elleri, yüzlerinin bir parçasi, omuzlarindan bir tanesi kirmizilasiyor.
Bakir sakallinin sesini duyuyorum:
— O gelecek yine. Çirilçiplak agaca asilan çirilçiplak gelecek yine.
Dedem gülüyor:
— Sizin bu itikadiniz, diyor, hiristiyanlarin itikadina benziyor. Onlar da, Isa peygamber tekrar dünyaya gelecektir, derler. Hattâ müslümanlarin içinde bile Isa peygamberin günün birinde Sami serifte gözükecegine inananlar vardir.
Dedemin bu sözlerine, O, birden karsilik vermiyor. Kalin parmakli elleriyle dizlerini tuta tuta, dogruluyor. Simdi bütün gövdesiyle kirmizi dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var. Kavga eder gibi konusuyor:
— Isa peygamberin ölüsü etiyle, kemigiyle, sakaliyla dirilecekmis. Bu yalandir. Bedreddinin ölüsü, kemiksiz, sakalsiz, biyiksiz, gözün bakisi, dilin sözü, gögsün solugu gibi dirilecek. Bunu bilirim iste.. Biz Bedreddinin kuluyuz, ahrete, kiyamete inanmayiz ki, dagilan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanip dirilecegine inanalim. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakisi, solugu bizim aramizdan çikip gelecektir, diyoruz.
Sustu. Yerine oturdu. Dedem, Bedreddinin gelecegine inandi mi, inanmadi mi, bilmiyorum. Ben, dokuz yasimda buna inandim, otuz bu kadar yasimda yine inaniyorum.


SIMAVNE KADISI OGLU
SEYH BEDREDDIN DESTANI'NA ZEYL
MILLÎ GURUR

«SIMAVNE KADISI OGLU BEDREDDIN DESTANI» risalemin dördüncü formasinin makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptiktan sonra eve gelmis, bu destani yazmak için kullandigim notlari, bir hapishanede geceleri doldurulmus hatira defterimi gözden geçiriyordum.
Artik son formasi da baski makinasi altinda gidip gelmege basliyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyecegimi biliyordum. Fakat bana bir seyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satir yazi yazdim; fakat bu satirin sonuna nokta koymasini unuttum.
Vakit ögleye yakindi. Safakla beraber çalkalanmaga basliyan lodos, agir bulutlarin üstüne bosanmasiyla durulmustu. Çok geçmeden yagmur da dindi. Gökyüzünün karanligi yol yol yarildi. Agir perdeleri birdenbire düsen bir pencere gibi hava açildi.
Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmus bir hatira defterinde «Destan»imin sonuna koymasini unuttugum noktayi arayip dururken Süleymaniye'yi gördüm.
Açilan ögle günesinin altinda Sinan'in Süleymaniye'si bulutlara yaslanmis bir dag gibiydi.
Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arasi en asagi bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmisim gibi yakin görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çikintisina kadar ezbere, gözüm kapali bile görebilmege alistigim içindir.
Rüzgâr, deniz, endamli ince kemerleri üstünde nasil durabildigine sasilan eski bir tas köprü, «Çarsambayi sel aldi» türküsü, bir yagligin kenarindaki «oya», bütün bunlar nasil, ne kadar bir Cami degilse, bütün bunlarin Cami olmakla ne kadar alakalari yoksa, bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami degildir; minarelerinde bes vakit ezan okunmasina ve hasirlarina alin ve diz sürülmesine ragmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakasi yoktur.
Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasinin; seriat ve softa karanligindan kurtulmus; hesaba, maddeye, hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan'in evi, maddenin ve aydinligin mabedidir. Ben ne zaman Sinan'in Süleymaniye'sini hatirlasam Türk emekçisinin yaraticiligina olan inancim artar. Kendimi ferâha çikmis hissederim.
Iste bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdigim bir risalede unuttugumu sandigim son noktayi ararken Süleymaniye'mizi, biraz önce yagan yagmurla yikanmis, açan günesin altinda piril piril görünce aradigimi birdenbire buldum. Ferahladim. Buldugumu hatira defterimin son sayfalarinda okudum. Ve anladim ki «Simavne Kadisi Oglu Seyh Bedreddin Destani» isimli risaleme; belki on satirlik, belki on sayfalik bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim.
***
Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'IN HIKÂYESI» diye bir fasil vardir. Buldugum ve hatira defterimde okudugum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duydugum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattiktan sonra onunla yapmis oldugum bir konusmadir.
Bu konusmayi oldugu gibi asagi geçiriyorum:
«Disarida çiseleyen yagmura, kogusun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanina Ahmed hikâyesini anlatip bitirmisti. Ben:
— Ahmed, demistim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
Sesime tuhaf bir eda vererek söyledigim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçi gibi eline almis, onu suratimda saklatmis ve demisti ki:
— Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmis her milletin suurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi ayni zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Iki kelimenin yan yana gelisi seni korkutmasin. Lenin'i hatirla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci oldugumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asirda beynelmilel proletaryanin, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»in 35'inci numarasinda ne yazmisti?
Eger Ahmed, «Lenin filânca mesele hakkinda ne yazmisti?» demis olsaydi, herhalde aramizda böyle bir sorgunun cevabini verenler bulunurdu. Fakat «Sosyal-Demokrat»in 35'inci numarasi diye konulan mesele hepimizi sasirtti. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazilmis oldugunu hatirliyamadik. Ahmed bu saskinligimiz karsisinda gülümsedi. — Zaten o en derin acidan en büyük sevince kadar bütün duygularini hep bu meshur gülümseyisiyle ifade eder — ve asagi yukari bütün Lenin külliyatinin ana fikirlerini sayfalari ve satirlariyla tasiyan hafizasindan bize su cümleleri okudu:
«... Biz suurlu Rus proleterleri millî suur duygusuna yabanci miyiz? Elbette hayir! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) suurlu bir demokrat ve sosyalist yasayisina yükseltebilmek için herkesten çok çalisan biziz. Çar cellâtlarinin, asilzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasil ezdiklerini, onu nasil sefil kildiklarini görmek herkesten çok bize istirap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Ruslarin muhitinde de karsi konulmus olmasi; bu muhitin Radisçev'i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçilarini ortaya çikarmis bulunmasi; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle firkasi yaratmasi; ayni zamanda Rus mujiginin demokratlasarak büyük toprak sahiplerini ve papazlari defetmege baslamasi bizim gögsümüzü kabartir...
«... Biz millî gurur duygusuyla mesbuuz. Çünkü Rus milleti de inkikâpçi bir sinif yaratabildi. Rus milleti, de beseriyete yalniz büyük katliâmlarin, sira sira daragaçlarinin, sürgünlerin, büyük açliklarin, çarlara, pomesçiklere, kapitalistlere zilletle boyun egislerinin nümunelerini göstermekle kalmadi; hürriyet ve sosyalizm ugrunda büyük kavgalara girisebilmek istidadinda oldugunu da ispat etti.
«Biz millî gurur duygusuyla mesbuuz ve bilhassa bundan dolayi kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomesçiklerle asilzadeler Macaristan'in, Lehistan'in, Iran'in, Çin'in hürriyetini bogmak için mujikleri muharebeye sürüklemislerdi. Biz millî gurur duygusuyla mesbuuz ve bilhassa bundan dolayi bugünkü esir halimizden; ayni pomesçiklerin kapitalistlerle uyusarak Lehistan ve Ukranya'yi ezmek, Iran'da ve Çin'deki demokratik hareketi bogmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar, Bogrinski'ler, Puriskeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir dogmus oldugundan dolayi kabahatli degildir. Fakat esaretini hakli bulan, onu yaldizlayan (meselâ Lehistan'in, Ukranya'nin v.s.'nin ezilmesine Ruslarin «vatan müdafaasi» adini veren) esir, yeryüzünün en asagilik mahlûkudur.»*
Lenin'den bu satirlari bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmus, nefes almis ve yine o meshur gülümseyisiyle:
— Evet, demisti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yi, Torlak Kemâl'i, onlarin bayragi altinda dövüsen Aydinli ve Deliormanli köylüleri yaratabildigi için, ben suurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakizli Rum gemiciyi ve Yahudi esnafini kardes bilen bir hareket dogurabilmistir. Çünkü unutmayin ki «baska milletleri ezen bir millet hür olamaz.»
«Simavne Kadisi Oglu Bedreddin Destani» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemistim. Bedreddin hareketinin dogus ve ölüsündeki sosyal-ekonomik sartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nin materyalizmi arasinda bir mukayese yapayim, demistim. Olmadi. Buna karsilik risalemin zeyline kisa bir «sonsöz» yazdim. Söyle ki:
Bana Ahmed:
— Senden bir «Bedreddin destani» isteriz, demisti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasini becerebildim. Daha iyisini de yapmaga çalisacagim. Fakat tipki benim gibi Ahmed'in dostu, arkadasi, kardesi oldugunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed'e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalin ilim kitaplari, Karaburun ve Deliorman yigitlerini, etleri, kemikleri, kafalari ve yürekleriyle olduklari gibi diriltecek romanlar,
Ne ah edin dostlar, ne aglayin!
Dünü bugüne
bugünü yarina baglayin!
diyen siirler, boyalari kahraman tablolar lâzim.




(*) Lenin Külliyati, baski 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83'de (Ruslarin millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»in 35'inci numarasinda çikmistir — Ahmed'in o gün bize hafizasindan okuyup derhal tercüme ettigi satirlari bilâhara karsilastirdim. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettigi parçalarin yalniz cümle kuruluslarinda bazi degisiklikler yapmis. Fikirde hiçbir hata olmadigi için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldim.

Nazım Hikmet Ran

alpi001
26-04-2008, 06:34
VATAN HAINI


"Nâzim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yari sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çikti bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykiran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotografi yaninda Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, agzi kulaklarinda, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yari sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarinizin ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, sose boylarinda gebermekse açliktan,
vatan, sogukta it gibi titremek ve sitmadan kivranmaksa yazin,
fabrikalarinizda al kanimizi içmekse vatan,
vatan tirnaklariysa agalarinizin,
vatan, mizrakli ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaslarinizsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombasi, Amerikan donanmasi topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmus karanligimizdan,
ben vatan hainiyim.
Yazin üç sütun üstüne kapkara haykiran puntolarla :
Nâzim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hâlâ.



28.7.962


Nazım Hikmet Ran

alpi001
26-04-2008, 06:44
Kore Savaşı günlerinde Türk askerini "överek"; "çok masrafsız, günlük 23 cente maloluyor" sözlerine cevaben Nazım'ın yazdığı aşağıdaki şiir; "Türkiye'nin en önemli ihraç malı ordusudur" diyen Soros'a tek çift laf edemeyenlerin suratına atılan bir şamardır.


**********************************************


23 CENTLİK ASKER

Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan.

Erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi) ,
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.

Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:

Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak
mevcuttu, tuhafınıza gidecek,
mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletinizin adı bile konmadan.

Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New-York un,
kurşun kubbeler kurdu o
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.

Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.

Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayrı her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali dir.
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles, ,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
ucuzdur vardır illeti.

Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

NAZIM HİKMET (1953)

alpi001
26-04-2008, 06:53
SABAN OGLU SELIM ILE KITABI


«— Yanarak,
yanarak parmaklari serrârelerden
insan yüreklerine dokundu bu elleri
yirmi bes senedir
yani bir rubu asir
hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun...
Insanoglunun ömrü
belki lüzumundan fazla kisa
belki lüzumundan fazla uzun...
Bir tek daha içelim...
"Aglamaktan,
aglamaktan yine zehroldu sarabim bu gece..."»
Kalkti Bebek tramvayi Eminönü'nden.
Zifiri karanlik Balikpazari.
Meyhanenin camlarina yagmur yagiyor...
«— Ruhum,
"havâda yapraga döndürdü rûzigâaar beni..."
Muallim Naci merhum...
Bu hâyi huy
bu hâyi huy neden?
Ve insanlar neden dolayi
su tabakta yatan uskumru gibi mahzun?
Kiyamet günü
bir suali var Ezraile
hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun...
Bir tek daha içelim...
Hiç adam asilirken gördünüz mü?
Yarin bir tane asacagiz,
safakla
safakla beraber...
Abdülhamid
atardi Tibbiye talebesini
Sarayburnu'ndan.
Akinti götürmüs çuvallari
bulamadilar...
Çok adam
çok adam asildi Hürriyette...
Eskiden köprü basinda asarlardi,
bunu Sultanahmet'te...
Yagmur dinmezse islanacak...
Bir tek daha içelim...
Istanbul sehrinin yoktur menendi.
"Âdemin
âdemin canlar katar âbuhavâsi cânina..."
demis,
demis sair Nedim Efendi...»

II
SABAN OGLU SELIM
Beykoz'un cam fabrikasi
moderen fabrikadir.
Pencere camlarini biraz dalgali çikarir,
biraz çarpiksa da su bardaklari,
kesme likör kadehleri harikadir...
Ustabasi degildi Selim
büyük ustalarin hünerini almisti ama.
Onun elinden çikan cama
gözlerin kapali ayna dökebilirsin.
Selim daima
büyük bir sirri çözmek
bir seyler anlamak ister gibi bakar adama.
Inandiklarina katiksiz inandi,
sevdiklerini hilesiz sevdi Selim.
Severdi pencere camlarini,
severdi lamba siselerini,
karafakileri sever,
likör kadehlerine düsmandi...

III
KUZGUNCUK
Beykoz'da oturmali
Beykoz'da çalisan adam.
Fakat Kuzguncuk sirin yerdir
ve gayet nefis yapar gül reçelini
pansiyoncu Madam
ve kizi Rasel...
Aynada bir kartpostal :
bir manzara Nis sehrinden.
Iskemle, karyola, konsol...
Denize nazirdi pencereleri...
Güneste tavana sularin isiltisi vurur,
karanlik silepler geçerdi geceleri
insani oldugu yerde
eli bögründe birakarak...
Selim'in odasi havadardi.
Kirmizi yazmalar kururdu yandaki bos arsada.
Sagda Cevdet Pasa yalisi.
Yalida bir tavus kusu
bir de Mebrure Hanim vardi.
Mebrure Hanim
tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardi
ve mavi gözleri kördü.
Tentene islerdi Mebrure Hanim.
Uyanir bir beyaz güle baslar,
uyurken dagitirdi gülünü...
Merhum Cevdet Pasa yalisinda
Mebrure Hanimi unutmuslardi...
Beykoz'da oturmali
Beykoz'da çalisan adam.
Fakat Kuzguncuk sirin yerdir
Ve kirmizi yazmalar kuruyan bos arsadan
dünyayi zapta gidecek olan
pulsuz baliklar gibi çiplak çocuklarin
her aksam dinlerdi çigliklarini Selim...

IV
KITAP
«Kitap rüzgâr olmali, perdeyi kaldirmalidir,
kitap, kanber tayi olmali Sah Ismail'in
seni sirtina alip
devlerin üstüne saldirmalidir.
Devler kale kapisinda
devler yedi basli ve simsiyah dururlar...
Onlari mutlaka yeneceksin.
Bir duvar yikilacak
bir bahçeye ineceksin...»
Böyle bir kitap buldu Selim :
Kara kara yazilar
beyaz kâat üstünde.
Büyücek bir el kadar
kirk yaprakli bir kitap...

V
SON VAPUR
Kalkti son vapur iskeleden.
«64» numara, pul pul karisip yildizlara
bos ve yorgun akiyor suyun üstünde...
Gece seslerle dolu.
Aynada : Rasel'in kolu
Selim'in eli
ve son vapurun yolu...
«— Selim, ates gibi elin...»
Eli beyazdi,
karanlik gözleri
ve kirmizi saçlari vardi Rasel'in...

VI
YIRMI BIRINCI YAPRAK
«Topragin ismiyle baslariz söze.
Sen ki topraksin
seni sevmeyi bilmeli.
Sendedir ekinimizin tohumu
ve yapilarimizin temeli.
Demirimiz ve kömürümüz sendedir.
Sendedir rüzgârlarin gibi geçen ömrümüz,
sendedir...
Sen ki topraksin,
durup dinlenmeden degisirsin.
Sen su damlalarinda halkeyledin bizi.
Biz seni degistirip
degistirmedeyiz kendi kendimizi...»
Bu, yirmi birinci yapraktir.
Selim kapatti kitabi.
Hürriyetin ilk sarkisi anlamaktir.
Ve Selim,
ve Saban oglu Selim sarki söylüyor...

VII
RASEL'IN RÜYASI
«— Hasan Ustayi çikarmislar isinden.
Çocuklari var :
su kadar, su kadar...
Laz firinci dükkânini kapatmis,
ve Doktor Moiz
dün vurdu kendini...
Seni dinledim dinleyeli, Selim,
korkulu rüyalar görüyorum :
Sisman adamlar, kollari alabildigine uzun,
tirnaklarinda kan
omuzlarinda altin çuvallari
rap, rap, yürüyorlar...
Ne çok insan öldürüyorlar, Selim,
ne çok insan öldürüyorlar...»
«— Korkma günler bizimdir,
bizimdir, Rasel'im...»

VIII
KIRKINCI YAPRAK
«Gelirken dünyaya kanla, atesle,
çagirdilar yedi kat yerin altindan
mezarlarini kazacak olanlari...»
Bu kirkinci yapraktir.
Selim kapatti kitabi.
Anladigini anlatmayan alçaktir...
Ve Selim,
ve Saban oglu Selim...

IX
ISTANBUL'DA, HAPISANEDE HAPISANE MUKAYYIDI
«— Bugün bir hayli yolcu aldik.
Bu meyanda :
gümrük ihtilâsi,
eroin sebekesi ve Topkapi cinayeti
geldiler.
Mevcut : 727.
Kadinlar hariç.
Bugün de geçirdik vakti keraheti...
Bir misafir daha var,
onu da kaydedelim :
1328,
1328 dogumlu
Saban oglu...
Mirim,
ben yazarken
sen pencereden bir nazar et :
böyle aksam isiginda
durur
durur tastan degil
renkli camlardan yapilmis gibi Sultanahmet...
... 1328
1328 dogumlu
Saban oglu
Saban oglu Selim...
Ayaklarinin üstüne basamiyor
ve sol gözü kan içinde...
Esbabini bilirim...
Mirim,
bu hâyi huy,
bu hâyi huy neden bu beldede?
Ey Fuzuli nerdesin?
Nerdesin Galip Dede?
Ey Nedim...
Istanbul sehrinin yoktur menendi.
"Âdemin
âdemin canlar katar âbuhavâsi cânina..."
demis,
demis sair Nedim Efendi...»





Nazım Hikmet Ran

alpi001
26-04-2008, 07:13
Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...



Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.
[Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler]
Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem
zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin
daha güzel günler için savaşından, hem bir tek
insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak
istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
bahseden şiirler yazmak istiyorum.
Nâzım Hikmet


ONLAR


Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.


BİRİNCİ BAP

YIL 1918-1919
ve
KARAYILAN HİKÂYESİ


Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
Mayıs ortalarından
Haziran ortalarına kadar
yani tütün kırma mevsimi,
yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken
yuvarlandılar...
Adana,
Antep,
Urfa,
Maraş :
düşmüş
dövüşüyordu...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar Ovası,
gördü uzun dişli İngiliz'i.
Ve Aksu'yla Köpsu,
Karagöl'le Söğüt Gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
büyük, âşık ölü,
şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.
Ve Çukurova,
kıyasıya düzlük,
uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
ve Seyhan ve Ceyhan
ve kara gözlü Yürük kızı,
gördü mavi üniformalı Fransız'ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu
ve ağalar :
Bağdasar Ağa'dan
Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar,
düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,
gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp
ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler
ve köylülerden paşalar görüldü,
kara donlu köylülerden.
Ve bizim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden.
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,
kısık gözleri,
seyrek sakalı,
hafif makinalı tüfeğiyle
dağlarda bir başına dolaştı.
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü
ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,
ne zaman sıkışsa bizimkiler,
peyda oluverdi, yerden biter gibi o
ve ateş etti
ve düşmanı dağıttı
ve kayboldu dağlarda yine.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
Antepliler silâhşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep'e girince
Antepliler onu
korkusunu saklayan
bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
eline bir mavzer
verdiler.
Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda
yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada
ileri geri...
Düşman tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
sıkışmışlardı.
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan : Antep'in kanıydı.
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan'ın
Karayılan olmazdan önceki siperi.
Bu fidan öyle küçük,
korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
namlıya tek fişek sürmeden
yatıyordu yüzükoyun.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
«İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler.
«Karayılan der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...»
Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
Karayılan'ı
ve Anteplileri
ve Antep'i
aynen duyup işittiğimiz gibi
destânımızın birinci bâbına koyduk.




İKİNCİ BAP

YIL YİNE 1919
ve
İSTANBUL'UN HÂLİ
ve
ERZURUM ve SIVAS KONGRELERİ
ve
KAMBUR KERİM'İN HİKÂYESİ


Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz :
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914'ten 18'e kadar
yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
aktı Ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,
bir de Vilhelm'in bıyıkları.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair :
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
demiş
bize
ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
Vahdettin Sultan,
ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
ve Mandacılar.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...
919 Temmuzunun 23'üncü günü
pek mütevazı bir mektep salonunda
in'ikad etti Erzurum Kongresi.
Erzurum'un kışı zorludur balam,
tandırında tezek yakar Erzurum,
buz tutar yiğitlerinin bıyığı
ve geceleyin karlı ovada
kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
Erzurum'da kavaklar, balam,
Erzurum'da kavaklar tane tane,
kavaklarda tane tane yapraklar.
Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
Erzurum'un düzdür, topraktır damı.
Erzurum güzelleri giyer, balam,
incecik ak yünden ehramı.
Yürek boynun büker, balam,
Erzurumlu türkülere.
Halim selimdir Erzurum'un adamı
ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre :
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
«makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.
Buna rağmen,
«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
«Kabul olunmaz,» denildi,
«Manda ve Himaye...»
Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :
«Amerikan mandası altına girelim,» diye.
«İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
Amerikan mandaterliğini talep etmeği
memleketimiz için en nâfi
bir şekli hal kabul ediyoruz.»
Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
Erzurum'un kışı zorludur balam,
buz tutar yiğitlerin bıyığı.
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam,
kabullenmez yılgınlığı...
İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
ve biçare telgraf telleri
devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu
şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere :
«Bizi bir başımıza bıraksalar,
tarafgirlik, cehalet
ve çok konuşmaktan başka müspet
bir hayat kuramayız.
İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
Ne olacak,
Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni Dünya'nın sayesinde
İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
bir Türkiye vücuda geliverir.
Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
nasıl bir idare kurduğunu
Avrupa'ya göstermek ister.
Hem artık işi uzatmağa gelmez.
Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi,
ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
ve ihanetleriyle birlikte
bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
dediler,
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
dediler,
«Hem zaten,»
dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
toprak çorak,
borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
ve harbetsek,
düşmanımız vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
Mandamız korkunç değildir,
diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
dedi,
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
dedi.
Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
Adapazarlıydı Kambur Kerim.
Seferberlikte ölen babası marangozdu.
Seferberlik denince aklına Kerim'in :
çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
kaz gütmek,
mektep kitapları
ve bir de saçları altın gibi sarı
fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
335'te Kerim Eskişehir'e gitti,
mektebe, teyzelerine ve dayısına.
Dayısı şimendiferde makinistti.
Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim on dört yaşındaydı,
kamburu yoktu.
Dümdüzdü fidan gibi
ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
Bunlar
(şaşılacak şey)
Türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.
Kocaman bir ambarları vardı,
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
(şaşılacak şey,
katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e :
«Ambardan silâh çalıp bana getir,
gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
bir
bir tane daha
beş
on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
zeybekler gelince Eskişehir'e
dayısı Kerim'i elinden tutup
verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
bugüne kadar
kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
sığırtmaç olmayı
-zaten bilgisi vardı bunda-
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
düşman içinden geçip getirdi haber
götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Ve bir fidan gibi düz
bir fidan gibi cesur
bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
sürdü 1337'ye kadar...
Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
yüksek
kalın.
Gökyüzü gözükmez.
Durgun bir geceydi.
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.
Solda
ilerde
tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
«Tekneciler» diye anılan
gâvur çetelerinin olmalı.
Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.
Kâatlar götürmüş
kâatlar getiriyor.
Birdenbire durdu beygir,
heykel gibi,
-Tekneciler'in ateşini görmüş olacak-
sonra birdenbire dörtnala kalktı.
Şaşırdı Kerim.
Dizginleri bıraktı.
Sarıldı beygirin boynuna.
Deli gibi gidiyordu hayvan.
Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
Meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
Orman bitti birdenbire.
-Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
beygir ansızın kapaklandı yere,
tekerlendi Kerim.
Doğruldu.
Ve aklına ilk gelen şey
saatına bakmak oldu.
Kırılmıştı camı.
Bindi beygire tekrar.
Hayvan topallıyordu biraz.
Uslu uslu yola koyuldular.
Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
Kirezce'ye geldiler
(Sapanca'yla Arifiye arası),
Kerim durdu,
Biraz zor nefes alıyordu.
Geyve'ye girdi ertesi akşam.
Beli o kadar ağrıyordu ki
inemedi beygirden
indirdiler.
Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
Adapazarı.
Sonra belki on gün, belki on beş,
kağnılar, mekkâre arabaları,
sonra, gitgide daralan nefesi,
Yahşıhan,
Konya,
Sile nahiyesi
(burda malûl gaziler için
takma kol ve bacak yapılıyordu),
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
Hâlâ rüyalarında görür Kerim
incecik bir yoldan eşekle gelip
üzerine doğru eğilen
bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
Kerim'i kambur çıkardılar.



ÜÇÜNCÜ BAP

YIL 1920
ve
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKÂYESİ


Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.
Yaralı
ve dehşetli kızgın
fakat toprağımızdan emin,
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs,
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :
İçimizde Hilâfet Ordusu,
Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan,
3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp
ölümlerine giderken
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya :
4 top
ve 1800 atlı bir ihanet
yani Çerkez Ethem,
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti.
Yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler,
bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
İnsanlar uzun asker kaputluydu,
yalnayaktı insanlar.
İnsanların başında kalpak,
yüreklerinde keder,
yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı,
deri
ve asker postalları halinde
yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden
eğrilip bükülmüştü
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları,
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar,
merhametsizdiler,
bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
deviriyorlardı uçurumlara :
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak,
çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :
hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
küçük,
kurnaz
ve mağrur
gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan
baltabaş gemi
İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
alev alev
yanan :
Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında,
dalgalar minare boyundaydılar
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar :
yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
kayboldu İngiliz torpitosu.
Şaban Reisin teknesi
ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail
bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında,
batan teknenin kayığında
emanetiyle tek başınadır,
fakat yalnız değil :
rüzgârın,
bulutların
ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail
kendi kendine sordu :
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«hiç kimseye değil,» dedi,
«bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
«Şaban Reis,» deyip,
«emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
atladı takanın patalyasına,
açıldı.
«Allah büyük
ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
bir sağnak daha,
peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :
Sıvastopol'a giden bir geminin
sancak feneri.
Elleri kanayarak
çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet :
bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
düştü.
İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah
durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri,
yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...




DÖRDÜNCÜ BAP

NURETTİN EŞFAK'IN BİR MEKTUBU
ve
BİR ŞİİRİ


Kardeşim,
sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum.
Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon
kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla,
Dışarda yağmur...
Mektepten istifa ettim.
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini,
güzel şey,
büyük şey.
Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede
daha büyük
daha güzel.
Biliyorum :
iş bölümünden bahsedeceksin.
Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek,
bozkırda ateş hattına girmek
haksız ve hazin
bir iş bölümü.
Öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için :
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.
Bak, tam sana bunları yazarken
asker geçiyor sokaktan ;
yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak
Meclis'in önüne doğru iniyorlar,
İstasyona gidecekler.
Ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi,
sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü :
«Ankara'nın taşına bak,
gözlerimin yaşına bak...»
Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.
Tıraşları uzamış biraz.
Elleri büyük ve esmer.
Elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.
Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.
Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u :
Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü :
öte dünyaya dair değil,
bu dünyaya dair kaygılarıyla...
Bir şiir yazdım,
garip bir şiir,
«Türk Köylüsü» diye.
Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?
Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.

Kardeşin
Nurettin Eşfak





TÜRK KÖYLÜSÜ
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusû biçâredir
Baştan ayağa yâredir»,
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip
«-Gayrık yeter!...»
demesinler.
Bunu bir dediler mi,
«İsrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»




BEŞİNCİ BAP

920'NİN 16 MARTI
ve
MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ
ve
REŞADİYELİ VELİ OĞLU MEMET'İN HİKÂYESİ



«Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul'da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»
(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)


920'nin 16 Martı.
Öğleden evvel
saat onda
makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki :
«Der-aliye 16/3/1920.
İngilizler bastı bu sabah
Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.
Müsademe edildi.
İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.
Berâyi malûmat arzolunur.
Manastırlı Hamdi.»
920'nin 16 Martı.
Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı :
«Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.
Şimdi işte
İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.
İşte giriyorlar içeri.
Nizamiye kapısına.
Teli kes.
İngilizler burdadır.»
920'nin 16 Martı.
Manastırlı Hamdi Efendi
buldu Ankara'dakini tekrar :
«Paşa hazretleri,
Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri
Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan,
bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.