helindem
18-09-2008, 12:18
DEVLET VE KÜRTLER
Kürt sorunu üzerine şimdiye kadar, çok konuşuldu, çok yazıldı ve çok araştırıldı. Bundan yıllar önce de soruna çözüm arıyorduk bugün de arıyoruz. Çeşitli basın organlarında ve devlet adamlarının, akademisyenlerin yazdığı kitaplarda da konu ile ilgili detaylı açıklamalar yer alıyor. Doğan Yayınları’ndan çıkan ve Prof. Dr. Metin Heper tarafından kaleme alınan “Devlet ve Kürtler” isimli kitap, konu ile ilgili örneklerden bir tanesi olarak karşımızda duruyor.
Ne zaman devlet ile Kürtler arasındaki bir anlaşmazlık sona ermiş gibi görünse, devletin pek çok insanın yaşamını yitirdiği ciddi bir çatışma döneminden yeni çıkılmış gibi davranmadığını vurgulayan Prof. Heper, böyle dönemlerde herhangi bir devletin diğer vatandaşlarından farklı görmediği bir grup vatandaşına yapacağı gibi Kürt vatandaşlarına karşı da çoğu zaman oldukça bağışlayıcı bir tutum takındığını belirtiyor.
Türkiye’de devletin Kürtleri bütünüyle hiçe sayan bir politika benimseme eğilimi göstermiş olduğu görüşünün doğru olmadığı değerlendirmesini yapan Heper, Atatürk ve arkadaşlarının, ülkenin yalnızca Türklerden oluştuğunu görmek istediği varsayımının, Kürt konusunu inceleyen bazı bilim insanlarının Cumhuriyetin kurucularına böyle bir ülke oluşturma niyeti yüklemelerine yol açtığını aktarıyor. 1925-1938 ve 1984-1999 çatışma dönemlerinden önce, bu dönemler sırasında ve daha sonra devletin Kürtlerin zorla asimile edilmesi yoluna gitmediği açıklamasını yapan Heper, çünkü devletin kurucularının yüzyıllardır Türkiye’deki Türklerin ve Kürtlerin özellikle Kürtlerin gönüllü hatta farkında olmadan bir entegrasyon sürecinden geçtiklerini, yani karşılıklı bir kültürel etkileşimin meydana geldiğini, bu durumun sonucu olarak Türkler ve Kürtler arasında çok belirgin kültürel farklılığın kalmadığını düşündüklerini kaydediyor.
1990’lı yılların başından itibaren devletin Kürt kimliğini bilinçli olarak göz ardı etme politikasından vazgeçtiğini ve önce Kürt sorununun serbestçe söylenmeye, daha sonra da Kürtlere kültürel haklar verilmeye başlandığını anlatan Prof. Dr. Metin Heper, Osmanlı Devleti’nin bütün inançlara ve etnik gruplara zamanın koşulları çerçevesinde mümkün olduğunca eşit davranan kozmopolit bir devlet olduğuna, zapt ettiği ülkelerin kültürlerini dönüştürmeye çalışmadığına, gayrimüslimlerin Osmanlı yönetimi altında yalnızca dini yönden özgür olmakla kalmayıp, aynı zamanda serbestçe ticaret ve tarımla uğraşabildiklerine dikkat çekiyor.
II.Abdülhamid döneminde ve daha sonrasında da Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürtleri daha fazla boyunduruk altına almak, böylece zorla asimile etmeye hazır hale getirmek gibi bir politika izlemediğine, aksine Kürt topluluğu içinde cehaleti ortadan kaldırmak ve onları İmparatorluğun diğer unsurlarıyla eşit statüye sahip bir unsuru haline getirmek amacıyla göçerleri yerleştirme ve çağdaşlaştırma politikası benimsediğine işaret eden yazar, Ziya Gökalp’in, Kürtlerin Türklerle ortak bir dine inandıklarını, geçmişte Türklerle aynı başarılara imza attıklarını, aynı başarısızlıklara uğradıklarını ve Türklerin dış tehditlerle karşılaştıkları zaman onların yanında yer aldıkları hususunda tespitlerde bulunuyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de isyanlar ve ayrılıkçı hareketler sırasında bile Türkler ile Kürtlerin uyum içinde birlikte yaşadığını, Lozan Barış Konferansı sırasında da bazı Kürt ileri gelenlerinin Türklerle birlikte yaşamaktan memnun olduklarını beyan ederek Türkiye’ye açıkça arka çıktıklarını, ortak bir dilde beceri kazanmanın yanı sıra Kürtlerin Güneydoğu dışındaki kentlere yoğun göçü ve böylece çok sayıda Türkle temasa geçmesinin Kürtlerin Türklerle entegre olmasına yol açtığını, iki halkın fiziksel görünümlerinin ve dinlerini yaşamalarının arasında pek fark olmamasının da bu hususta önemli rol oynadığını söylüyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından çok partili siyasi hayata geçildikten sonra Kürtlerin siyasette daha da etkin olarak yer aldıklarını, Cumhuriyet Dönemi boyunca bazı ayrıcalıklı durumlar dışında ihtilafın doruk noktasına çıktığı dönemlerde bile Türkler ile Kürtler arasında yaygın ve kalıcı bir düşmanlık görülmediğini anlatarak, “Cumhuriyet tarihinde ilk kez 1922 yılında Kürtlerin daha yüksek bir uygarlık düzeyine çıkarılması gerektiğinin açıkça dile getirildiği, 1930’larda Celal Bayar’ın Kürtlere uygulanan sert politikaların değiştirilmesi gerektiğini düşündüğü, Kürtlerin genel kültür düzeylerinin yükseltilmesini gerekli gördüğü, 1987 yılında Süleyman Demirel’in Kürt gerçeğinin tanınması gerektiğini belirttiği, 1996 yılında Orgeneral Doğan Güreş’in bölgede toplumsal ve ekonomik koşulları düzeltmenin yanı sıra Kürtlerin haklarından ve özgürlüklerinden de söz etmeye başladığı, 2005 yılında Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Kürtleri Türklerle aynı değerde etnik bir grup olarak değerlendirdiği,” şeklindeki söylemlere yer veriyor.
“Kürtçüler” şeklinde tanımlanabilecek bazı kişilerin, nihai hedeflerine ulaşmak için demokratik ve siyasi çözümlerden dem vurmaları, bir takım masumane kültürel ve ekonomik taleplerle içeride ve dışarıda sempati toplamaya yönelmeleri, onların bu politikasına Türkiye’deki bazı aydınların da alet olmaya çalışması devam ederken, diğer taraftan PKK terörü de bütün acımasızlığıyla sürmektedir. Bu tablo karşısında bir yandan tabandaki Kürtleri ırkçı-bölücü Kürtlerden ayırarak her türlü sosyal ve ekonomik destekte bulunurken, diğer yandan da teröristlere karşı bütün tedbirleri almak, Türkiye’nin en doğal hakkıdır.
Helin Demir
helindem@mynet.com
Kürt sorunu üzerine şimdiye kadar, çok konuşuldu, çok yazıldı ve çok araştırıldı. Bundan yıllar önce de soruna çözüm arıyorduk bugün de arıyoruz. Çeşitli basın organlarında ve devlet adamlarının, akademisyenlerin yazdığı kitaplarda da konu ile ilgili detaylı açıklamalar yer alıyor. Doğan Yayınları’ndan çıkan ve Prof. Dr. Metin Heper tarafından kaleme alınan “Devlet ve Kürtler” isimli kitap, konu ile ilgili örneklerden bir tanesi olarak karşımızda duruyor.
Ne zaman devlet ile Kürtler arasındaki bir anlaşmazlık sona ermiş gibi görünse, devletin pek çok insanın yaşamını yitirdiği ciddi bir çatışma döneminden yeni çıkılmış gibi davranmadığını vurgulayan Prof. Heper, böyle dönemlerde herhangi bir devletin diğer vatandaşlarından farklı görmediği bir grup vatandaşına yapacağı gibi Kürt vatandaşlarına karşı da çoğu zaman oldukça bağışlayıcı bir tutum takındığını belirtiyor.
Türkiye’de devletin Kürtleri bütünüyle hiçe sayan bir politika benimseme eğilimi göstermiş olduğu görüşünün doğru olmadığı değerlendirmesini yapan Heper, Atatürk ve arkadaşlarının, ülkenin yalnızca Türklerden oluştuğunu görmek istediği varsayımının, Kürt konusunu inceleyen bazı bilim insanlarının Cumhuriyetin kurucularına böyle bir ülke oluşturma niyeti yüklemelerine yol açtığını aktarıyor. 1925-1938 ve 1984-1999 çatışma dönemlerinden önce, bu dönemler sırasında ve daha sonra devletin Kürtlerin zorla asimile edilmesi yoluna gitmediği açıklamasını yapan Heper, çünkü devletin kurucularının yüzyıllardır Türkiye’deki Türklerin ve Kürtlerin özellikle Kürtlerin gönüllü hatta farkında olmadan bir entegrasyon sürecinden geçtiklerini, yani karşılıklı bir kültürel etkileşimin meydana geldiğini, bu durumun sonucu olarak Türkler ve Kürtler arasında çok belirgin kültürel farklılığın kalmadığını düşündüklerini kaydediyor.
1990’lı yılların başından itibaren devletin Kürt kimliğini bilinçli olarak göz ardı etme politikasından vazgeçtiğini ve önce Kürt sorununun serbestçe söylenmeye, daha sonra da Kürtlere kültürel haklar verilmeye başlandığını anlatan Prof. Dr. Metin Heper, Osmanlı Devleti’nin bütün inançlara ve etnik gruplara zamanın koşulları çerçevesinde mümkün olduğunca eşit davranan kozmopolit bir devlet olduğuna, zapt ettiği ülkelerin kültürlerini dönüştürmeye çalışmadığına, gayrimüslimlerin Osmanlı yönetimi altında yalnızca dini yönden özgür olmakla kalmayıp, aynı zamanda serbestçe ticaret ve tarımla uğraşabildiklerine dikkat çekiyor.
II.Abdülhamid döneminde ve daha sonrasında da Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürtleri daha fazla boyunduruk altına almak, böylece zorla asimile etmeye hazır hale getirmek gibi bir politika izlemediğine, aksine Kürt topluluğu içinde cehaleti ortadan kaldırmak ve onları İmparatorluğun diğer unsurlarıyla eşit statüye sahip bir unsuru haline getirmek amacıyla göçerleri yerleştirme ve çağdaşlaştırma politikası benimsediğine işaret eden yazar, Ziya Gökalp’in, Kürtlerin Türklerle ortak bir dine inandıklarını, geçmişte Türklerle aynı başarılara imza attıklarını, aynı başarısızlıklara uğradıklarını ve Türklerin dış tehditlerle karşılaştıkları zaman onların yanında yer aldıkları hususunda tespitlerde bulunuyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de isyanlar ve ayrılıkçı hareketler sırasında bile Türkler ile Kürtlerin uyum içinde birlikte yaşadığını, Lozan Barış Konferansı sırasında da bazı Kürt ileri gelenlerinin Türklerle birlikte yaşamaktan memnun olduklarını beyan ederek Türkiye’ye açıkça arka çıktıklarını, ortak bir dilde beceri kazanmanın yanı sıra Kürtlerin Güneydoğu dışındaki kentlere yoğun göçü ve böylece çok sayıda Türkle temasa geçmesinin Kürtlerin Türklerle entegre olmasına yol açtığını, iki halkın fiziksel görünümlerinin ve dinlerini yaşamalarının arasında pek fark olmamasının da bu hususta önemli rol oynadığını söylüyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından çok partili siyasi hayata geçildikten sonra Kürtlerin siyasette daha da etkin olarak yer aldıklarını, Cumhuriyet Dönemi boyunca bazı ayrıcalıklı durumlar dışında ihtilafın doruk noktasına çıktığı dönemlerde bile Türkler ile Kürtler arasında yaygın ve kalıcı bir düşmanlık görülmediğini anlatarak, “Cumhuriyet tarihinde ilk kez 1922 yılında Kürtlerin daha yüksek bir uygarlık düzeyine çıkarılması gerektiğinin açıkça dile getirildiği, 1930’larda Celal Bayar’ın Kürtlere uygulanan sert politikaların değiştirilmesi gerektiğini düşündüğü, Kürtlerin genel kültür düzeylerinin yükseltilmesini gerekli gördüğü, 1987 yılında Süleyman Demirel’in Kürt gerçeğinin tanınması gerektiğini belirttiği, 1996 yılında Orgeneral Doğan Güreş’in bölgede toplumsal ve ekonomik koşulları düzeltmenin yanı sıra Kürtlerin haklarından ve özgürlüklerinden de söz etmeye başladığı, 2005 yılında Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Kürtleri Türklerle aynı değerde etnik bir grup olarak değerlendirdiği,” şeklindeki söylemlere yer veriyor.
“Kürtçüler” şeklinde tanımlanabilecek bazı kişilerin, nihai hedeflerine ulaşmak için demokratik ve siyasi çözümlerden dem vurmaları, bir takım masumane kültürel ve ekonomik taleplerle içeride ve dışarıda sempati toplamaya yönelmeleri, onların bu politikasına Türkiye’deki bazı aydınların da alet olmaya çalışması devam ederken, diğer taraftan PKK terörü de bütün acımasızlığıyla sürmektedir. Bu tablo karşısında bir yandan tabandaki Kürtleri ırkçı-bölücü Kürtlerden ayırarak her türlü sosyal ve ekonomik destekte bulunurken, diğer yandan da teröristlere karşı bütün tedbirleri almak, Türkiye’nin en doğal hakkıdır.
Helin Demir
helindem@mynet.com
