PDA

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN



FORUMA GİT : HİKAYELER


Hknxxx
05-06-2006, 01:20
"BIRAKIPTA GIDENE"


Burnu bir karis havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdigimde. Hele hele benim askimi yerden yere vurup, nasil kirmisti kalbimi zalim.

Dudaklarindan dökülen aci sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadim. Ne tebessümdü o, zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim aglamaktan kipkirmizi olurdu. Yorgun düserdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pismanliktan kendime lanetler eder, sevgimi söyledigim günü düsündükçe, kaleme sarilip yazardim ona nefretin askla kucaklastigi o uzun misralarimi. Derdim ki; alin yazimdi, onbesimin çocuksu askiydi. Nasil da gülerdi cani istedi mi... En anlamli bakislariyla önce ümitlendirir, ardindan bir uçurumun kenarina yapayalniz birakir giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bikkin bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsiz, diri diri yanardim o böyle yaptikça... Subatin buz gibi kasvetli sogugunda; onda ne buldugumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatimin amaci, varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençligimin safça tutkusu muydu bu kölesiye baglanis, içten içe kopan firtinalar, bu delice yakaris? Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi... Ondan hiçbir sey istememistim. Sadece sevgi... Evet, simdi yillar sonra ben, onu düsünüyorum ilk defa kucagimda resimler, hatiralarla. Hava yine soguk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüregimde. Unuttum sanirdim, meger aldanmisim, agladim saatlerce. Bu onun "ölümyildönümü"dür. 17'sinde toprakla kucaklasan, o zalimin hikayesidir anlatilan. Bir melodidir kirik, umutsuz... Doldururken sensizlik o an odayi gönlüm hala bos, kafam yine dumanli. Bir feryat yankilanmisti aci dolu tam 15 yil önce bugün bombos kirlarda. Deli gibi kostum sinifa, sirasi bostu. Benim kadar çaresizdi her köse. Kendi kendime konusarak yaklastim sirasina; "Sen ölemezsin; canimsin, sevgimsin, emelimsin Dilegince nefret et, alay et duygularimla Kizmam sana Ama ne olur bir yalan olsun, aci bir saka. Evet, evet beni üzmek için yapiyorsun. Herseyini özledim... Allahim son defa göreyim yeter bana" Bu sensiz yakaris defalarca sürmüstü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hiçkira hiçkira agladim, siraya kazidigin ismini öptüm. Sonra, ona ait birseyler bulmak için aradim her köseyi... Yalnizca burusturulmus bir sayfa, rengi solmus. Yazi, onun yazisi. Bir mektuptu, özenilerek yazilmis, belki de çok emek verilmis her satirina... Çok sasirdim, mektup bana hitabendi. Korkakça, kaybolmasindan korkarak, aciyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle... Hele hele o ilk satiri... Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça aglarim. "Insan sevdigini yerden yere vururmus bir tanem, AFFET BENI !!!..."

Hknxxx
05-06-2006, 01:22
"Deniz Fenerinin Aski"

Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komsu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyaci var yoksa,denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?


Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanibasindaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde günesle ihtirasla sevismekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsin, yalniz onda bulsun gecedeki renginin güzelligini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama günesin askindan daha büyüktür aski okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar pesindedir, gecenin esrarengiz sessizliginde. Her isik turunda çildirir denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarina uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardir sinirli görüs gizliliginde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara sahit olarak. Günes ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun askinin dansedisine günes sahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve baslangicinda teslim ederler sevgili okyanuslarini birbirlerine günes ve denizfeneri.

Günesin okyanusla arasina giren bir engel vardir kimi zaman, bu iskencedir günesi küçülten. Bulutlardir, bu hain, gündüz askinda günese okyanusu göstermeyen. Günes ise tüm gücüyle savasir okyanusa ulasmak için. O kadar yaklasir ki, bulutlara bulutlar, yogunlasir, yogunlasir ve gökyüzü aglamaya baslar okyanus hasretinden hesapsizca titrer.

Okyanus bütün damlalari özlemle kucaklar, her damla onu günesine daha çok yaklastirmaktadir. Gökyüzü aglar, aglar ta ki son damlasi bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklügüne daha hacim katarak askinin sevgi damlalariyla. Bilmezdi okyanus, her yagmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir günesinin oldugunu. Her yagmur yagdiginda okyanus kizar günesine gündüz onu terkettigini düsünür, hirçinlasir, dalgalanir öfkesinden bilemez günesinin ona ulasmak için savastigini.

Intikamini denizfenerinden alir okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadigini defalarca kamçilayarak sorar denizfenerine. Dalgalarini büyütür, cevap alamayinca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardir gerçek gecededir onun için. Aglayamaz denizfeneri, aglamayi deliler gibi istesede, gözyaslari yoktur, ulasmak istesede ulasamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarir "bulutlari kaçir buradan" diye, günesin çikmasi sevgilisine sevgi dolu isiklarini göndermesini diler.

Okyanusunun mutlulugunu ister hesapsizca... Çünkü tek mutlulugu budur denizfenerinin. Aglayamaz, gündüz ona ulasamaz, konusamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardir. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan askini haykirirlar, ümitsizce, yarinlarini hiç düslemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde...

Hknxxx
05-06-2006, 01:23
"DENIZ KABUKLARININ YOLCULUGU"


Uzun uzun yillar evveldi....Uzak sahillerin, nemi yapragi üzerinde, yemyesil ormanlarinda güzeller güzeli bir kiz yasarmis......Adi yokmus..Bir isme de, ihtiyaci yokmus zaten...





Duyamaz ve konusamazmis, O......Tüm gün topladigi deniz kabuklariyla ugrasirmis sadece.....Her sabah uyandiginda, “acaba bugün, hangi deniz kabuklari bulma sansina sahibim” diye merak duyarmis.....Kime sorsaniz, tüm deniz kabuklarinin birbirine benzedigi o uzun sahillerde, o aylardir yillardir hep mutlu ve her günü ayri bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yasamaktaymis.....Çünkü O zamanin, sevenler için sonsuz olduguna inanirmis...... Çünkü O, zamanin, sevinenler için kisa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hizli , bekleyenler içinse çok yavas oldugunu, bilirmis......O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yürege sahipmis......Topladigi ve dokundugu her deniz kabugu ile, yüregine bir parça daha sevgi biriktirmekteymis......O,deniz kabuklarinda, kulaklariyla duyamadigi, bilinmez nice sesleri dinlemekteymis aslinda....Yüreginin kumsallari ve sulari, ona hiç gitmedigi, hiç görmedigi kiyilarin, nice hikayelerini anlatir durularmis......
Dünya, onun yüreginde atarmis... Dünya, onun yüreginde ses verirmis evrene.....O, dünyayi yüreginden isitir, bilir ve yasarmis......Bazen isittiklerimiz, yeter saniriz...bildiklerimiz gerçek saniriz....Ve bunlar mutlu etmez bizi.....Çünkü mutluluk;duyamadiklarimizda,gidemediklerimizde,far k edemediklerimizdedir....Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasidir gerçekler.....Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylasabilecegimiz seylerden uzak kalarak yasiyoruz hayatlarimizi maalesef....Hayat bu olmamali..Isler hiç bir zaman durulmayacaktir ki, hep yogun, hep çok olacaktir....Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanir o zaman su; sedeflenir, sakinligin, dinginligin tatli huzuru , derinligi aks olur kumsallarda...Bu hayattir iste.. Hayat oradadir...Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanirken..Hayat orada yasanir gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette suursuz yasiyoruz, “hayat, bu” diye....Yasamimizi, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz...Gerçekle, dogru arasindaki farki görebilmeliyiz....Hepimiz ...Gerçekten mutlu olmak, sadece yüregin isidir...Yüreklerimize firsat vermeliyiz....Her yeni güne baslarken, hangi deniz kabuguna dokunarak, bilinmedik hangi yasama katilacagimiz sansina gülümseyerek, umutla uyanmaliyiz.....Var olmanin güzelligi bu olsa gerek...Acaba, bugüne kadar, yüreginizde kaç deniz kabugu biriktirmissinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabugunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabugu topladin? Insanin yüregi, belki de, deniz kabuklarindan örülü olmali. Her yürek, bir kumsal olmali belki de.....Kumsal gibi sonsuz olmali....Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtirmali her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmali o kumsal, her kosulda kumsalda olmali varligimiz. Mesela, yazi, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kisin da, oradayizdir.. Insanlar nedense, kumsallari, sadece yazin fark ederler....Ne talihsizlik.! Tipki, yüreklerimizi de, ayni talihsizliklerle fark edemedigimiz gibi Belki de, maviyi görmek degildir önemli olan.. Belki, bakislarimiz gökyüzüne yöneldiginde, Önce, uçurtmayi görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayi görebilirsek, mavileri de yakalariz zaten....Uçurtma, mavidedir nihayetinde....Eger her gün, yeni bir var olma çiçegi açiyorsa gözlerimizde ve Yüregimizin ebruli kumsallarindan, yepyeni deniz kabuklari, sedeflertoplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, degil mi? VE, her sabah ya da aksam üstleri, Sulanmali mutlak o var olus çiçeklerimiz...Güne ya da aksama baslarken Yürek su ister....Çiy ister...Sebnem ister...Insanin en yalniz oldugu zaman dilimlerdir, sabahin eri ve aksamüstleri.....Insanin en çok kendi oldugu, kendinde ve kendiyle oldugu vakitlerdir onlar.Dogrularimizdan, gerçege yönelik yolculugun basladigi vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanmasi gereken yürekler yollarini çiçeklendirme ve deniz kabuklarini sevgilendirme vakitleridir.Dogrulariniza sahip çikin.Kendinizi yakalayin.Sonsuzlugu, kendinizden esirgemeyin.Bakin, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarinin size söyleyecekleri var..Yüreginizin, ebruli kumsalindan ayrilmayin.

Hknxxx
05-06-2006, 01:24
"Kara Erik Çagala" Türküsünün Hikayesi

Bu gün 09 Nisan 2004 Cuma. Keban’a gittim. Amacim, gençlik yillarimin basindan beri tanidigim; bilim ve kültür adami, aziz dostum, Su Ürünleri Yüksek Okulu Müdürü Hüsamettin Kaya’yi ziyaret edip, gönül almakti. Bir tatli kahvesini içerken sohbetimiz, ister istemez yine edebiyat ve kültür deryasina girmemize neden oldu. Siirler okuduk. Ben de, o da siir dostu iki arkadas siirin verdigi haz ile ilk gençlik yillarinin unutulmaz anilarini tazeledik. Güzel Elazig’imizin güzel insan- larini andik. O da delicesine, bir Elazig sevdalisidir. Elazig’a hizmet aski 1970’li yillara uzanir. Elazig adina ne varsa o da oradir.
Sözün bir yerinde, degerli kardesime sordum. “Kara erik çagala, ye ki yaran sagala’ nereden geliyor biliyor musun?” dedim. Hayretle yüzüme bakti. “Nasil yani dedi” Anlattim, dinledi ve dedi ki bu güzel hikayeyi bu topragin insanlarina duyuralim. Olur dedim ve söz verdim.
Asagida; anlatacagim hikaye 1920 yillarinda bire bir yasanmis, vuslata erismemis aci bir ask hikayesidir.

KARA ERIK ÇAGALA

Harput’ta yasanti artik tek düzelikten çikmistir. On dokuzuncu asrin sancili günleri en acimasiz ve en tipik tarihi olaylarini yasanmaktadir. Henüz harbin yaralari çok tazedir ve yaralar kanamaktadir. Yillar yili debdebelerle geçmis olan Harput yasantisi üzerine bir kâbus çökmüstür. Birkaç yil öncesine kadar hiç kimse ne olup bittiginin farkinda degildir.Bir Imparatorlugun bitisine sahit olduklarinin bilincinde degillerdir. Ne Harput ve ne de Harputlu’lar , Harputun bittigini gün be gün tükendigini yeni yeni fark etmektedirler. Her geçen gün Harput’ tan bir seyler kopartmakta, bir seyler götürmektedir. Harput ahalisi yavas yavas Mezraya bir göç telasi içine girmislerdir. Dünya Sosyoloji tarihinde esine ender rastlanilir olaylar Harput’ta cereyan etmektedir ki, kocaman bir sehir ahalisi evlerini kendi elleri ile yikip, asagidaki ovaya, mezraya göç yasamaktadir. Hiç kimse de bu ise akil sir erdirememektedir. Bazi devlet memurlari da, tayin isteyip gitmektedirler.
Rahmetli babam Yusuf BICAN, o yil on alti yasindadir.
Harput’ta bu göç hareketi sürdügü siralarda, babam da düzenli olarak ati ile mezraya gidip, islerini halledip tekrar Harput’a dönmektedir.

(Ben, o yillarda yasanan bu sevda olayini, babam bir arkadasina anlatirken dinleyip sahit oldum. Babamin çok sevip saydigi Hamedili Veli Efendi adinda bir arkadasi vardi. Onun için, ‘Veli, insanin namusunu emanet edebilecegi bir dosttur.’ derdi. Veli Efendi bir gün babami ziyarete gelmisti. Evimizin bahçesinde oturuyordu. Annem çay yapmis, ben ise çaylari dolduruyordum. Tarih 25 Nisan 1966, -iki gün önce 23 Nisan Bayramina katilmistim, oradan hatirliyorum- erikler çiçek açmisti.)

Veli efendi, erik çiçeklerine bakarak “Yusuf, bu kaçinci erik çiçekleri?” deyiverdi.
Babam, “Kirk yedi...” derken gözlerinden bir damla yas düstü. Sasirmistim, babam durduk yere neden hüzünlenmisti.
Veli efendi, “Hele anlat, nasil olmustu o is?” dedi.

(Babam anlatirken sanki ben orada yokmusum gibiydi. O sadece Veli efendiye anlatiyordu. Çünkü çocuklarin yaninda ask mesk hikayeleri anlatilmazdi. Çok merak etmistim. Iyi ki de dinlemisim. O gün çok hosuma gitti. Hiç mi hiç unutmadim. Bundan sonrasini babam söyle anlatti.)

“Veli, yasim atmis üç oldu. Olayin üzerinden kirk yedi yil, evet, tastamam kirk yedi yil geçti. Erikler, tam kirk yedi kere meyve verdiler, çogu kuruyup gitti.
Her günkü gibi, bizim beyaz ata binmis Mezre’ye gidiyordum. Harput’un çikisindaki çikmali evin pencere cami birkaç kere çalindi. Hem de o kadar siddetli ki, cam kirilacak gibiydi. Bakip bakmamakta tereddüt ettim. Içimden bir ses, dönüp bak, dedi. Dönüp bir baktim ki, ne göreyim, bir ay parçasi, bir huri kizi, basindan oyali yazmasi kaymis, bir çift yesil gözle gülüyor. Eliyle ‘gel gel!’ diye de isaret ediyor...
Deli olacagim. Sabahin bu vaktinde rüya mi, hakikat mi farkinda degilim. Harput gibi bir yerde, çok ender rastlanabilecek bir durumdu. Bir kizin böyle serbest, böyle özgürce hareket etmesi pek normal karsilanmazdi...
Yaklastim ati pencerenin altina çektim. ‘Yusuf!’ dedi. Adimi bile biliyordu. Ama ben, daha önce onu hiç görmemistim. Gözlerim, gözlerine takili kalmisti. Dilim tutulmustu. O konusuyor, ben dinliyordum. Ama cevap veremiyordum. Nutkum tükenmisti. Içine düstügüm o iki yesil göz, beni esir almisti. Kiz, sari ipek saçlarini da hiç gizlemiyordu. O an, o sari ipek saçlarin bir ömür boyu, boynuma dolanip kalacagini bilmiyordum. Dalip gitmistim...
‘Yusuf, al sana bir kara erik yolda yersin’ dedi. Erigi aldim. Erik degil, sanki gökteki dolunayi bana vermis gibiydi. Alip mendilimin içine koydum.
Sonra ‘Yusuf, beni buradan al. Istersen dünyanin ötesine gelirim. Ama beni mutlaka al. Yeter günlerdir yolunu bekledigim. Dün gece uyumadim, bekledim sabaha kadar .Uykuda kalirsam seni göremem diye çok korktum...’ dedi.
Sadece, ‘Peki peki, tamam...’ diyebildim.
Ah bu cahil kafam, niye acele edip de, o gün alip gitmedim. O gün Mezre’ye de gitmedim. Atimi eve çevirdim.
Meydan mahallesine bir rüzgâr gibi girdim. Anam, Pembe Hanim, pencereden görüp korkmus. Yusuf niye böyle telasla erkenden geri döndü diye. Hemen asagiya, kapiya inmisti, ‘Oglum, hayrola. Bu halin ne böyle?” dedigini duyar gibiyim. ‘Ana’ dedim ‘gir içeri kapi agzinda anlatamam. Ben bittim.’ Anamin gözleri büyüdü birden. ‘Hayrola ne var ogul’ dedi. Bir solukta olani biteni anlattim. Anam kahkahalarla gülmeye basladi. Ben bu defa anama kiziyordum. Isin ciddiyetini anlamamis gibi davraniyordu. ‘Ana, gülmeyi birak. Eger o kizi yarin bana istemezseniz su Harput Kalesi var ya; giderim, oradan kendimi asagiya atarim. Bütün Harput da bana aglasin, sen de agla.’ dedim. Anam, ‘Delisin sen.’ dedi. ‘Bir kiz için insan kendini kaleden mi atarmis; o kiz senin gadan ala ogul, bir çaresine bakariz.’ derken isin ciddiyetini de anlamisti. Anam da, ben de, sabaha kadar yatamamistik. Anam endise duymustu. Bense hayaller ülkesindeydim. Sabaha kadar dügünümüzü hayal ettim. ‘Yusuf beni buradan al!..’ sözü sabaha kadar kulaklarimda çinladi durdu.
Anam konuyu babama açtiginda, babam pek önemsememis. Kizin ailesini, babasini çok yakindan tanidigini, memur Mehmet Efendi’nin kizi oldugunu, bize de münasip bir gelin olabilecegini belirtmis. Lâkin islerinin o günlerde çok yogun oldugunu; Halep’e külliyetli miktarda gön ve tabaklanmis hayvan derisi göndermesi gerektigini, askeriyenin ayakkabi ihtiyacinin çok önemli oldugunu falan söylemis.
Bense, bu arada, geçen üç günümün, üç asir gibi geçtigi biliyorum ama sonradan bir ömre bedel olacagini bilmiyordum.
Dördüncü gün; babamin yüzüne bakarak -o devirde bir evlât babasina böyle bir konuda asla bir sey söyleyemezdi- ‘Baba, benim isim ne oldu?’ dedim. Babam, söyle cevapladi: ‘Galiba geç kaldik. Mehmet Efendi’nin tayini Payitaht’a çikmis. Üç gün önce gitmisler...’
Gök kubbe basima düsmüstü. Basim dönüyordu. Yine dilim tutulmustu. Öylece babamin yüzüne bakiyordum. Babam durumumu görünce sarsildi. ‘Demek bu kadar önemliydi.’ dedi. Yüzümü öptü. ‘Sana çok daha güzel bir es alacagim, merak etme; unutursun bu günleri, sonrada gülersin haline.’ diyerek elimden tutup yukariya çikardi.
Divanin üstüne abanmis agliyordum. Babam ‘Hiç görülmemis bir sey...’ dedi.
Babamin cevabi kulaklarimda çinliyordu; ‘Onlar gitti, simdi üç günlük yoldalar...’.
Üç günlük yol nedir ki, bilmiyordum. Sandim ki, dünyanin öteki ucuna gitmistiler. Oysa, olsa olsa Kömürhan Köprüsü’nü ya geçmistiler, yahut oradaydilar. Bu günkü aklim olsaydi, gider bulurdum onu. Niye biliyor musun? Ben ona söz vermistim. O bana gönül vermisti. Ama o gerçegi bilmiyordu. Bilmeyecekti. Mutlaka intizar etmistir bana.”
Cüzdanindan bir kara erik çekirdegi çikardi. “Iste bana bu kara erigi vermisti. Erigi yemeye kiyamadim .Mendilimin içinde çürüdü. Sadece çekirdegi kaldi. Askere giderken de yanim da götürdüm. Tam yarim asir geçti. O nerededir simdi? Veli kardes, bir haber alsam, bilsem yerini, gider bulurdum. Dayayip dizlerine basimi, derdim ki: ‘Ben sözümde durdum. Babamin da kasti yoktu. Sizin gideceginizi nereden bilecektim...”
Bu olay Harput’ta duyulmus. Babamin arkadaslari “O erigi niye yemedin?” diye yillarca takilip, saka yaparlarmis. Anlayacaginiz dile düsmüs:
“Kara erik çagala, ye ki yaran sagala”

On alti yasinda yasadigi ve asla unutamadigi bu olayi, elli yil sonra anlatirken gözlerinin yasardigini gördügümde hayret etmistim. Hakikaten eskinin asklari baskaymis. Simdi, kendisini de, yasadigi büyük aski da saygi ile aniyorum...
Bu olayi anlattiktan bir yil sonra babam vefat etti. ‘Kara erigin çekirdegi’, hâlâ cüzdanindaydi. Sonra ne oldu, ben de bilmiyorum. Ona ve Harput’un bagrinda yatan tüm dostlara tanridan rahmet diliyorum.
Derler ya: ‘Harput’ lu severse tam sever. Harput’un sevdalari bir ömür sürer.’
Bu vuslata ermemis sevda da, bir ömür sürmüs meger...

Hknxxx
05-06-2006, 01:25
"SANDIGINIZDA SANDIGINIZDAN FAZLASI VARDIR."


Yillardir ayni mahallede bir eski sandigin üzerinde dilenmekte olan dilenci, uzaktan gelen yabanciyi görünce umutlandi. Yüklüce bir sadaka alma ihtimali vardi. Her halinden bilge biri oldugu anlasilan yabanci yaklasinca, dilenci yalvardi:
" Allah rizasi için bir sadaka...."
Yabanci kendinden emin bir tavirla cevap verdi:
" Senin benim verecegim sadakaya ihtiyacin yok! "
Hayal kirikligina ugrayan dilenci haliyle yoksul oldugunu anlattigini düsünüyordu.
Bilge, dilencinin üzerinde oturdugu eski püskü sandigi göstererek sordu:
" Kaç yildir bu sandigin üzerinde oturuyorsun? "
" Galiba 20 yili geçti " dedi dilenci.
" Peki, hiç bu sandigin içinde ne oldugunu merak ettin mi? "
Bilge bu sözleri söyledikten sonra arkasini dönüp uzaklasti.
Dilenci, hemen sandigin üzerinden indi. Yillardir açilmadigi için paslanmis kilidi kurcaladi. Bir süre ugrastiktan sonra sandigi açti.Sandigin içinde kendisine bir ömür boyu yetecek servet duruyordu.

*******

Bizde bu dilenci gibi çok siklikla yanimizda olani unutu veririz. Esimiz olur bu çogunlukla . " Eski püskü" sandigimiz gibidir o. Sirf yanimizda diye içinde sakladigi cevherleri merak etmekten vazgeçeriz. Onun varligina karsi köreliriz garip biçimde.
Esimizin de bize verilenler arasinda oldugunu unuturuz. " Siradan " günlerin içinde "olagan" sikintilarin kiskacinda, "günübirlik" telaslarin girdabinda ögütürüz yanimizda ve yakinimizda olani...
Tipki üzerinde yillar boyu oturup dilendigi sandigin kapagini kaldirmayi aklina getiremeyen dilenci gibiyiz. Içi mücevher dolu bir sandik var yanimizda, ancak dönüp bakmadigimiz için yoksul belliyoruz kendimizi, sandigi bos saniyoruz.
Iste bu sabah ayni yastigi paylastiginiz insanin yüzü ne kadar tanidiksa, o kadar çok kesfe muhtaçtir. Onun yüzü en çok size bakti. Özel olarak sizin için güldü, sizin için hüzünlendi. Bu sabah yaninizda, özel olarak sizin için yaratilmis "bir"i oldugunu görün.
Yüzünüzün tüm detaylarinda size yönelen sevginin isaretlerini okuyun ve söyle deyin: " Gözleri yalniz bana bakiyor. Kulaklari en ince dertlerimi dinlemeye hazir. Dili yalniz bana sevgi sözleri söylüyor. Iki dudaginin arasinda kivranip saklanan sade ve içten tebessümü en çok benim hakkettigimi düsünüyor. "

Unutmayin, sandiginizda sandiginizdan fazlasi vardir.

Hknxxx
05-06-2006, 01:27
"SENDE GEÇ KALMA"


Daha henüz 18 yasindaydi ama hayatinin sonundaydi. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmisti. Kahir içinde eve kapatmisti kendini...Sokaga çikmiyordu. Annesi, bir de kendisi. O kadardi bütün hayati...





Bir gün fena halde sikildi, dayanamadi, atti kendini sokaga... Bir yigin vitrin önünden geçti, tam bir CD satan dükkâni da geride birakmisti ki, bir an durdu, geri döndü, kapidan içeri, gözüne hayal meyal takilan genç kiza bir daha bakti. Kendi yaslarinda harika bir genç kizdi tezgahtar... Hani,ilk bakista ask derler ya, öyle takilip kalmisti iste...Içeri girdi. Kiz, gülümseyerek kostu ona; "Size nasil yardim edebilirim?" diye.Nasil bir gülümsemeydi o...Hemen oracikta sarilip öpmek istedi kizi... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele birini isaret ederek; "Evet, su CD'yi bana sarar misiniz?" dedi. Kiz CD'yi aldi, içeri gitti, az sonra paketle geri geldi. Gençkizdan aldi paketi, çikti dükkündan, evine döndü. Paketi açmadan dolabina atti... Ertesi sabah gene gitti ayni dükkâna...Gene bir CD gösterdi kiza, sardirdi, aldi eve getirdi, atti paketi dolaba gene açmadan...Günler hep alinip, sardirilan CD'lerle geçti. Kiza açilmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açildi sonunda...Annesi; "Git konus oglum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah,bütün cesaretini topladi, erkenden dükkâna gitti. bir CD seçti. Kiz gülerek aldi CD'yi, arkaya gitti paketlemeye.Kiz içerdeyken bir kâgida "Sizinle bir gece çikabilir miyiz?" diye yazdi, altina telefon numarasini ekledi,notu kasanin yaninakoydu gizlice. Sonra,paketini alip kaçti gene dükkândan... Iki gün sonra evin telefonu çaldi... Anne açti telefonu. Dükkândaki tezgahtar kizdi arayan. Delikanliyi istedi, notunu yeni bulmustu da... Anne agliyordu... "Duymadiniz mi?" dedi. "Dün kaybettik oglumu." Cenazeden birkaç gün sonra anne, oglunun odasina girebildi sonunda. Ortaliga çeki düzen vermeliydi. Dolabi açti, oraya atilmis bir yigin açilmamis paket gördü. Paketleri aldi, oglunun yatagina oturdu ve bir tanesini açti. Içinde bir CD vardi, bir de minik not... "Merhaba, sizi öyle tatli buldum ki, daha yakindan tanimak istiyorum. Bir aksam birlikte çikalim mi? Sevgiler... Jacelyn " Anne, bir paketi daha açti, onda da bir CD ve bir not vardi: "Siz gerçekten çok tatli birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artik.
Sevgiler...


LÜTFEN SEVDIGINIZI BELLI ETMEKTE VE SÖYLEMEKTE GEÇ KALMAYIN...

Hknxxx
05-06-2006, 01:28
"SENI SEVIYORUM" diyebilmek


Bundan yaklasik 12 yil önce bir gün küçük bir kilisenin küçük bir bahçesi. Bir peder, bir gencin kendisine güldügünü görüyor. Ayin bitince peder çocuga soruyor: "Niye gülüyorsun?" "Tanri'ya kayitsiz sartsiz inanmayi anlamiyorum. Sana sormak istiyorum bir gün gerçekten istesem Tanri'yi bulacagima inaniyor musun?"Peder cevap verdi. "Hayir."Genç devam etti: "Yaa. Oysa insanlari sanki bu olurmus gibi yönlendiriyorsun gibi geldi bana." Genç adam tam uzaklasacakken Peder söyle seslendi genç adama: "Tanriyi bulabilecegini düsünmüyorum, ama o bir gün seni bulacak." Genç adam hinzirca gülümseyip uzaklasti. Yillar sonra bir gün bahçede genç adam Peder'in yanina geldi. Aci bir haberi beraberinde getirmisti. Ölümcül bir kansere yakalanmisti ve kurtulma sansi hiç yoktu. Bahçeye girdiginde zayiflamis, çökmüstü. Kemoterapi, o güzel saçlarini dökmüstü. Ama gözleri hâlâ piril pirildi. "Birkaç haftalik ömrüm kalmis Peder" dedi. "Sana bir sey sorabilir miyim?" dedi peder. "Tabii," dedi... "Ne ögrenmek istiyorsun?" "Sadece 30 yaslara yaklasirken ölmekte oldugunu bilmek nasil bir sey?" "Daha kötüsü olabilirdi. 50 yasinda olmak, kafayi çekmek, karimi aldatmak ve müthis paralar kazanmayi, yasamak sanmak gibi..." Sonra niye geldigini anlatti: "Yillar önce bahçede Tanri'yi bulup bulamayacagimi sormus, 'Hayir' yaniti alinca sasirmistim. Sonra 'Ama o seni bulur' dedin... Iste bunu çok düsündüm. Doktorlar bagirsaklarimdan parça alip kötü huylu oldugunu söyleyince, Tanri'yi aramayi ciddiye aldim birden. Her gece dua ettim. Kiliseden çikmaz oldum. Hiçbir sey olmadi... Bir sabah uyandigimda, ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarimdan vazgeçtim. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanri, ölümden sonra hayat falan gibi seylerle geçirmeyecektim. Daha önemli seyler yapma karari aldim. O zaman bir sairin su dizelerini düsündüm: 'En büyük mutsuzluk sevgisiz bir hayat sürmektir. Bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine 'Seni seviyorum' diyemeden gitmektir'. Son günlerimi bu eksigi gidermekle geçirmeye karar verdim. Veeee en zorundan basladim. Babamdan..."Genç adam babasinin yanina geldiginde adam kitap okuyormus. "Baba seninle konusmam lazim" demis, genç adam. "Peki konus oglum." "Yani çok önemli bir sey... "Babasi kitaptan gözlerini kaldirmis bir an: "Konu nedir?" "Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim o kadar..." Babasinin elinden yere düsmüs kocaman ciltli kitap. Hayatinda hiç yapmadigi iki seyi yapmis yasli adam: Ogluna sarilmis ve aglamis. Bütün bir hafta sonunu konusarak geçirmisler.
Annesi ve kardesi ile daha kolay olmus. Onlar da sarilmislar aglamislar. Yillarca saklanan sirlar, söylenmek istenen sevgi yüklü, güzel seyler söylenmisler. Genç adam ölümün gölgesiyle kalbini sevdiklerine açmisti, belki de ona çok daha yakin olmasi gereken insanlara. Genç adam sustu. Peder çocuga döndü. "Sandigindan çok önemli seyler söylüyorsun, tüm insanliga... Sen Tanri'yi bulmanin en emin yolunu anlatiyorsun. Onu sadece kendine ayirmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak ise yaramaz. Ama hayatini sevgiye açarsan o gelir seni bulur... Bunu anlatiyorsun farkinda misin?"
En son ne zaman utanmadan, gözlerimizi kaçirmadan esimize, babamiza, kardesimize annemize, arkadaslarimiza seni seviyorum dedik? En son ne zaman babamiza, annemize, kardesimize, esimize sarilip agladik? Ölümün gölgesinin üzerimize düsmesini beklemeden ya da sevdiklerimizi kaybetmeden "SENI SEVIYORUM " diyebilmek, bu gün sahip olmayi hayal ettigimiz birçok seyden daha fazla mutluluk ve huzur getirecek.
Hadi biraz cesaret. Yarini, yeni bir haftayi ya da özel bir gün beklemeden bugün "SENI SEVIYORUM" diyeceklerinize sarilin. Inanin onlari da bundan daha fazla mutlu edebilecek bir sey yok.
Ve unutmayin eger simdi söylemeye baslamazsaniz, belki de hiç söyleme sansiniz olmayacak. Yarin sabah ikinizden birinin hayatta olacaginin garantisi var mi?

Hknxxx
05-06-2006, 01:31
ACILARDA GEÇER


Ben belki de sadece yasama küsmeliydim insanlara göre.Çünkü çok kötü bir hastalik geçiriyordum.Kalbimde dogustan delik vardi.Ölüme mahkum edilmistim belki de.Ama ben sadece sevdiklerimi kaybedecem korkusundansa,ölecegim güne kadar,Allahim ne kadar süre vermisse onu mutlu sekilde yasamaya çalisiyordum.11 Yasima kadar,hastalikli bir insan olarak yasadim.Fakat aynaya her bakisimda aglayan gözlerimde bile,sevdiklerim yanimda olduklari için,piriltili isiklar görüyordum.Ameliyat oldum,belki tamamiyle hersey bitecek,veya yeni bastan baslayacakti.Allahin büyüklügünü o zaman çok daha iyi anladim.Sonunda yasadigimi anladim.Anlarken de,nasil oluyor?Allahim yasiyorum demekten kendimi alamadim.Belki diger insanlara göre çok daha farkliyim.Hikayemi okuyanlar belki de,"hadi canim olur mu böyle sey?"diyip,sasiracaklardir.Ama yasamim bundan ibaret.Kalbim hala sagda.Ve yasadigim acilarimdan geriye birtek gülen gözlerim kaldi.Ne olursa olsun,yasami anlamli kilan,basucumuzdaki sevdiklerimizdir.Sevdiklerim yasamimi daha da umutlu kildi.Onlara gerçekten çok tesekkür ediyorum..

Hknxxx
25-06-2006, 05:53
Yakamoz

Yakamoz aksine Ay olan gecelerde olmaz. Yakamoz bir canlıdır, latince ismi Noctulica Milliaris olan bu canlı aynı bir ateş böceğinin denizde yasayan versiyonudur. Limunisans maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda bir ışık saçar. Bu canlı bir planktondur, yani milimetrik boyutlarda bir canlı.. Bunlardan milyonlarcasi bir araya geldiginde geceleri bir kayık geçerken, veya bir balık sürüsü geçtiginde bu canlılara çarparak ışık çıkarmalarını sağlar. O yüzden balıkçı sandallarında yüksek bir direk ve bu direğin ucunda oturulacak bir yer vardir. Balıkçılardan biri buraya oturarak ay olmayan geceler, balıkların yakamoz yaparak geçtikleri yolları görüp dümenciyi oraya yönlendirirler. O yüzden Lüfer avlarken Lüx ışığı kullanılır, balık gelsin diye değil misinanin değdiği yakamozlarin çıkardığı ışıktan Lüfer korkmasın diye Lüxışığı yakamoz ışığını söndürmek için kullanılır. Aslında Yakamoz (eğer göreniniz varsa bilir) olağan üstü bir seydir, Yakamoz olduğunda denizde uzun floresan lambalar yanıyormus gibi olur. Ama bunun için ay ışığı olmaması gerekir. Ay ışığı (daha baskin oldugu için) gerçek yakamozu göremezsiniz. Bir de Yakamozlu ve Ayışıksız gecelerde denize girince pırıl pırıl gümüşe bulanmış gibi olursunuz.

*******

İşte hep böyle kelimeleri harcarken yanlışlara düşeriz. Yakamozla ilgili ansiklopedik bilgiyi dostluk kelimesine örnek olarak vermek istedim. Romantik duygularla sarılı bir yanlış kavrama yükleriz yakamoza. Dostluktan anladığımız yanılma gibi. Herkes olmasını istediği gibi yorumlar dostluğu. Düşlediği insanı dost kimliğiyle yanına yerleştirir. Oysa gerçek insan karmaşadır. Bugün dört elle sarıldığımız, onsuz olmaz dediğimiz insan gün gelir çekilmez olur. İşte o zaman dosta sarılır. O dost bir düş olur, bir umut olur, bir bilinmezdir. Onu yeniden sevmek, yeniden tanımak gerekir. Bunun için de dostluk önce karşılıklı paylaşım gerektirir. Tek taraflı vermek dostluğun yalancı beslenmesidir. Kısa zamanda bu tür dostluklar tükenir. İnsan doğası gereği yeni dostlar arar kendine. Eski dostlar birer anıdır artık. Hoş anıların denizdeki pırıltıları.. yakamozlar.

Hknxxx
25-06-2006, 05:54
Yorgun eller

Meşhur piyanist Arthur Rubinstein konserlerinden birinde küçük bir kızın
hatıra defterini imzalamakta tereddüt ediyordu.
Ellerinin çok yorulmuş olduğunu ileri sürünce küçük kız hemen cevap verdi:
-"Ellerinizin ne kadar yorulduğunu biliyorum. Ama benim ellerimde en az sizinkiler kadar yorgun."
-Niçin kızım?
Cevap düşündürücüydü:
- "Alkışlamaktan"....

Hknxxx
25-06-2006, 05:55
Zengin Hintli ve Falcı

Çook zengin bir Hintli, geleceğini öğrenmek istedi ve sarayına bir falcı çağırttı. Falcı, önce bu zengin kişinin avucuna baktı, sonra yüzünü göğe çevirdi, yıldızlara baktı, daha sonra da cam küresine baktı ve gördüklerini tek tek söyledi:

- Efendimiz, üzülerek söylemek zorundayım, sizi çook büyük bir felaket beklemektedir dedi. Altı oğlunuzu da kaybedeceksiniz ve altısının da ölümlerine tanık olacaksınız.Zengin Hintli,"felaket habercisi bu falcıyı sarayından kovdurdu. Kendisine bir kese altın veril-mesini beklerken kovulan falcı, söylenerek dışarı çıktı.Zengin Hintli adam larına, geleceği doğru dürüst görebilen başka bir falcı bulmalarını söyle-di. Adamları kentte ünlü bir başka falcı bulamayınca, bir önceki falcıya gittiler, ona danıştılar. Ben kılık kıyafetimi değiştiririm, başka bir falcı gibi sizlerin huzununuza gelirim dedi. Siz de efendiniz karşısında, başka bir falcı bulamamış beceriksizler durumuna düşmekten kurtulursunuz.

Birinci falcı, iki gün sonra başka bir falcı görünümünde yeniden saraya gitti ve bu kez yeni kimliğiyle zengin Hintli’nin karşısına getirildi. İlk geldiğinde yaptığı gibi yine önce zengin Hintli’nin avucuna baktı, sonra yüzünü göğe çevirdi, yıldızlara baktı, daha sonra da cam küresine baktı ve gördüklerini yine tek tek ama bu kez değişik biçimde söyledi:

- Efendimiz, Tanrı’nın nimetleri üzerinizden hiçbir zaman eksik olmayacak dedi.Sizin altı oğlunuz var ama, siz onların tümünden daha çok yaşaya-caksınız, onların tümünden daha uzun ömürlü olacaksınız. Ne kadar talihli bir babasınız ki, evlatlarınızın hiçbiri, babalarının ölümünü görmeyecek, hiçbiri yaşamında baba acısı tanımayacaktır...Falcının, geleceği böyle görmesinden çok mutlu olan zengin Hintli, adamlarına emir verdi ve onlar da falcıya bin altın verdiler.

Hknxxx
25-06-2006, 05:56
Zeytin Ağacı

Çok büyük bir ağacın yüksek dallarının birinde, yaprakların arasında bir zeytin tanesi varmış. Minicik, simsiyah bir zeytin tanesi. Bu zeytin o kadar güzelmiş ki, etrafını saran yapraklar onu seyretmeye doyamazlarmış. Bir rüzgar esse üşümesin diye hemen etrafını sarar, onu rahat ettirebilmek için ellerinden geleni yaparlarmış. Sıcak yaz günlerinde ise, zeytin tanesi yine onu çok seven yaprakların gölgesine sığınırmış. Susadığı zaman, etrafındaki yapraklar yağmurlardan biriktirdikleri damlacıkları kendi elleriyle ona içirirlermiş.

Aylar, yıllar böyle geçmiş. Diğer ağaçlar hep onu taşıyan ağacı kıskanmış durmuş. O küçük zeytinin mutsuzluğunu görmeden.

Zeytinin yalnızlığını, herşeyini paylaştığı yapraklar bile anlamamış. Onlar, isteyebileceği herşeyi kendisine verdiklerini düşünüyorlarmış. Zeytin ise yapraklardan gizlenip saatlerce ağlıyormuş hep. Geceleri gökyüzüne bakıp yıldızların birbirine göz kırpmalarını seyrediyormuş. Ve onlardan biri olmayı hayal ediyormuş. Sabah olduğunda ise, başını gökyüzünden indirip, yaprakların arasında yıldızlar kadar güzel bir zeytin görebilir miyim diye aranıp duruyormuş.

Yıllar geçmiş. Ama tek bir zeytin tanesi dahi görememiş. Ve bir sabah, artık aramaktan vazgeçmiş. Kendisini tutan o incecik sapını bırakıvermiş. Yere düştüğünde son bir kez gökyüzüne bakmış, ve sonra yine son kez gözlerini yummuş...

Hknxxx
25-06-2006, 05:56
Vezir

Halife Bağdat'ta sarayının balkonunda otururken başvezirinin büyük bir heyecanla koşarak geldiğini görür. Hemen yanına gelmesini ister, merak eder bu heyecanın nedenini. Vezir ellerine yapışıyor, ağlamaklı bir sesle
-Yalvarıyorum, bana izin ver, hemen şehirden gideyim.
-Neden? -Az önce saraya gelmek için büyük meydandan geçiyordum, yürürken bana birinin baktığını hissettim, döndüm ve tam arkamda Ölümü gördüm!
-Ölümü mü gördün? der iyice meraklanan Halife...
-Evet O'ydu, hemen tanıdım...Simsiyah giyinmisti, boynunda yine siyah bir atkısı vardı... Gözlerini bana dikmişti, sanki beni korkutmak istiyor gibiydi... Çok eminim beni arıyordu. Ne olur izin ver hemen gideyim buradan. En iyi atı alacağım ve doğru Semerkand'a gideceğim... Hemen yola çıkarsam akşama varmadan Semerkand'da olurum...
-Gerçekten Ölüm müydü gördüğün, emin misin?'
-Çok eminim, Halifem. Şimdi seni nasıl görüyorsam O'nu da öyle gördüm. Senin sen olduğundan nasıl eminsem, onun da ölüm olduğundan o kadar eminim. Ne olur izin ver hemen gideyim... Vezirini seven Halife çok ikna olmamasına rağmen izin vermiş
gitmesi için. Vezir koşarak kendi evine gitmiş, en iyi atını eyerlemiş ve dörtnala şehirden çıkmış, karanlık basmadan Semerkand'a ulaşmak kararındaymış... Veziri gittikten sonra Halife'nin içi hiç rahat etmemiş, biraz sarayında dönüp dolanmış, sonra birden karar vermiş. Zaman zaman yaptığı gibi kıyafet değiştirmiş ve sarayın arka kapısından çıkıp halkın arasına karışmış...Yabancı bir gezgin gibi ağır ağır büyük meydana gelmiş, biraz yürüdükten sonra bir köşede durmuş ve tam o sırada o da tanımış Ölümü.. Anlamış ki Veziri yanılmamış, Ölüm, tanınması çok kolay bir kılık içinde yavaş yavaş yaklaşıyormuş... Yaklaşırken zaman zaman bir yaşlı adamın sırtına dokunuyor, elinde yükleriyle giden bir kadının kolunu hafifçe tutuyormuş. İnsanlar hiçbir şey farketmiyorlarmış.. Bazen koşan bir çocuk fazla yanına yaklaşınca Ölüm ona dokunmamak için kenara çekiliyormus... Halife Ölüm'e doğru yürümeye baslamış... Ölüm de onu kılığını değistirmiş olmasına rağmen tanımış ve saygıyla eğilerek selam vermiş. Halife iyice yanına yaklaşıp kulağına eğilmiş.
-Sana bir şey sormak istiyorum, demiş...
-Seni dinliyorum Sayın Halife...
-Benim başvezirim henüz gençtir, sağlıklıdır ve bildiğim kadarıyla çok namuslu ve dürüst bir insandır. Bu sabah saraya gelirken onu çok korkutmuşsun... Neden öyle baktın ona.. Ölüm sakin bir sesle cevap vermiş:
-Ben onu korkutmak istemedim. Onu korkutacak bakışlarla da bakmadım. Meydanda kalabalığın arasında tesadüfen yanyana geldik, onu aramıyordum. Ama birdenbire karşılaşınca şaşırdım ve ona bakarken şaşkınlığımı gizleyemedim. Onun gözlerimde gördüğü sadece şaşkınlıktı...
-Neden bu kadar şaşırdın? diye sormuş Halife...
-Onu burada Bağdat'ta göreceğimi hiç sanmıyordum. Onun Semerkand'da olacağını sanıyordum, çünkü onunla randevumuz bu akşam hava karardığı sırada Semerkant'da...

Hknxxx
25-06-2006, 05:57
Üçgen

XXX Kongre salonuna giden bütün yollarda trafik akmıyordu. Yolların kenarları park yeri bulamayan arabalarla dolmuştu. Araçlar trafikte yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorlardı. Yolda bekleyen ve trafiği açmaya çalışan polislerin çabaları bile bir işe yaramıyordu. Hatta ana caddeden Kongre salonuna giden sokağa giren simsiyah bir resmi araba ve onun etrafında üşüşen eskort araçlar bile trafiğe takılmış , sadece korna çalmakla yetiniyorlardı. Bazı insanlar arabalarını sokak ortasında bırakıp koşa koşa kongre salonuna gitmeye başladılar. Programın başlamasına çok az kalmıştı. Zaten çok kısa sürecek tarihi bir olaya şahit olmak herkesin kısmeti değildi. Zaten salona davet edilenler başta bu ülkeden olmak üzere önemli bilim adamları , profesörler , yazarlar , aydınlar ve bazı siyasetçilerdi. Ve tabi medya... Yazılı olsun görsel olsun tüm basın kuruluşları bugün kongre salonuna davetliydiler. Bazıları canlı yayın ekiplerini getirerek otoparkta küçük üsler kurmuş bazıları bütün yazar kadrosunu kongreye göndermiş bazıları ise en önemli isimlerini bu tarihi olaya şahit olmak için kongre salonuna yollamışlardı. Salona doğru yaklaştıkça yollardaki insan sayısı artıyor. Sakallı , entel tipler ellerinde pipoları koştura koştura salona girmek için uzadıkça uzayan kuyruğun en arkasında yer kapıyorlardı. Salon girişinde güvenlik birimleri girenleri hızla arayıp içeri girmelerine izin veriyorlardı. Salona giren kişi tarihi olayın gerçekleşeceği amfiye doğru hızla ilerliyor , bir yanda da yanındaki arkadaşlarıyla , meslektaşlarıyla böyle bir şeyin gerçekten olup olamayacağını tartışıyordu. Bu kadar kişiyi meraklandıran , yüzlerce insanı yollara döken bu olay neydi? Her şey 2 hafta önce XXX Üniversitesi öğretim görevlilerinden Bay A.'nın bir televizyon programında yaptığı bir açıklamayla olmuştu. Bir anda insanların dikkati bu yönde toplanmış , herkesin kafasında birer soru işareti oluşmuştu. Bay A. Kendinden o kadar emin konuşmuştu ki herkes ona inanmıştı. Tabii ki ona inanmayan ve böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali olmadığını ileri sürenler , kendisini iddiasını kanıtlamaya zorlamışlar. Bay A. da bunun üzerine bugünün tarihini vermiş ve bugün XXX Kongre Salonunda herşeyi kanıtlayacağını iddia etmişti. İşler bununla da kalmadı , medyanın büyük ilgisi bu olayı kamuoyunun da gündemine taşımış , bu konuyla hiçbir alakası olmayan , yaşamlarında hiçbir yer tutmayan bu gerçeğin değişebileceği herkesi ilgilendirmişti. O günlerde XXX ülkesinde bulunan ünlü bir yabancı bilim adamı da bu olayı duymuş önce kendi ülkesinde daha sonra da tüm dünya da açıklamış , böylece herkesin ilgisi bir anda bugüne ve birazdan kongre salonunda açıklanacak daha doğrusu yanlışlığı açıklanacak bir gerçeğe yöneltilmişti. Kongre salonunun hemen girişinde XXX International televizyon kanalına bir açıklama yapan Mr. D. ''Bugün eğer Bay A. dediklerini kanıtlayabilirse dünya bilim tarihi hayatının en büyük yarasını alır, dünyada bugüne kadar yapılan tüm hesapların yanlış olduğu yani bugüne kadar ki tüm bilgilerin geçersizliği ortaya çıkar. Bu da büyük bir kaos yaratabilir. Her şeye baştan başlanması bütün kuralların yeniden yazılması gerekir. Açıkcası ben 2 haftadır kendi kendime bu gerçeğin yanlışlığını Bay A. gibi kanıtlamaya çalıştım ama başaramadım. Ama bence böyle bir gerçeğe yanlış demek ve bu gerçeği ortadan kaldırmaya cürret edebildiğine göre Bay A. büyük bir dahidir ve bir şekilde bize yanlışımızı gösterecektir. Umarım bu kadar ilgi çeken bu olay bir şarlatanın düzenbazlığı olmaz. Eğer öyle bir şey ise Bay A.nın derhal tutuklanması ve çok ağır bir cezaya çarptırılması gerekir'' diye konuştu. Bir başka bilim adamı '' Bay A.' ya güveniyorum , aynı konu da bende bazı çalışmalarda bulunmuş ama bu gerçeği somut bir şekilde değil felsefi bir yolla çürütmüştüm.'' diyerek Bay A.ya şimdiden inandığını belirtiyordu. Kongre salonu artık tamamen dolmuştu. Dışarı da koşuşturan insanlar azalmış salonun etrafını bir sessizlik kaplamıştı. Birazdan Bay A. çıkacak ve bu tarihi kanıtı yapacaktı. Amfiyi aydınlatan ışıkları kısılmaya başladı. Işıkların kısılmasıyla beraber içerde tartışan davetlilerinde sesi giderek azalıyordu. Işıklar tam olarak kapandığında sesler de tamamen kesilmişti... Çıt çıkmıyordu...Biraz sonra kürsünün olduğu bölgeye güçlü bir ışık geldi ve sadece orayı aydınlattı. Daha sonra Bay A. kürsünün orda belirdi. Herkes onu alkışladı... Heyecan giderek artıyordu...Dünyanın tarihinin değişeceği dakikaya saniyeler kalmıştı. Bay A ellerini kürsünün kenarlarına dayadı ve konuşmaya başladı. '' Bugün burada toplanan değerli misafirlere ve sanırım televizyonlardan bizi izleyen herkese bizi dikkate aldığınız ve bize kulak verdiğiniz için teşekkür ederim. Önce size bu çalışmamızda görev alan arkadaşlarımı da takdim etmek istiyorum'' Arkasına dönüp öğrencilerini çağırdı. Öğrencileri Bay A.'nın arkasında toplandılar. Bay A. konuşmaya devam etti '' Öncelikle kamuoyunda yapılan bir yanlışa değinmek istiyorum. Bu kadar bilinen bir gerçeğin yanlışlığını ispat etmek bizim amacımız değildi. Zaten bir yanlışlığı ispat ediyorsan ve bir gerçeği ortadan kaldırıyorsanız yerine yeni bir gerçek koymak zorundasınızdır. Biz sadece yaptığımız küçük araştırmalar sonucu bir gerçeğin aslında yanlış olduğunu ortaya koymak istiyoruz. Ve eğer bunu sizler de kanıtlayabilirsek , bazı dengeler bozulacağı için ve ortaya yeni bir gerçek veya geçici bir gerçek koyamayacağımız için tüm kamuoyundan ve özellikle de değerli bilim adamlarından şimdiden özür dilemek isterim. Sanırım sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Hepimiz burada milattan önce bulunmuş ve kanıtlanmış , dünyanın vazgeçilmez gerçeklerinden birine bulunan bir istisnayı görmek için toplandık. Eukledis geometrisine göre bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir. Tabi Eukledis 'çi olmayan geometrilerde bu özellik geçersiz kılınmıştır. Hiperbolik geometri de veya eliptik geometri de bu açı toplamının 180den büyük veya 180den küçük hatta sıfır bile olduğunu biliyoruz. Ama bugün burada Eukledis geometride de üç iç açı ortayın 170 derece olduğunu gösteren birkaç örnek göstermek istiyorum. Evet arkadaşlar resmi duvara yansıtırlarsa göreceğiz. Evet işte gördüğünüz fotoğraf XXX gölündeki üç küçük adacığın birbiriyle yaptığı açılar sonrası oluşan bir üçgendir ve bu üçgenin iç açıları toplamı 170 derecedir. Şimdi bunu ölçmek için Sayın Noter Beyi buraya davet ediyorum.'' Bay A. kürsüden indi Noter Bey'in elini sıktıktan sonra ölçüm için gerekli olan aletleri vermeleri için asistanlarına işaret etti. Asistanlar ve Noter Bey üçgenin açılarını ölçmeye çalışırken Bay A. kendinden emin bir şekilde duvara yansıyan bu mucize üçgeni hayretle izleyen ve sonucu merak eden davetlilere bakıyor ve gururlanıyordu. Noter Bey ilk yaptığı ölçümde açılar toplamını 180 derece buldu , herhalde bir yanlış yaptığını düşündü ve ikinci kez ölçtü sonuç gene 180 dereceydi. Sonucun açıklanmaması davetlileri iyice meraklandırmıştı , Bay A. işlemin uzun sürmesinden endişelendi ve Noter Bey'in yanına gitti Noter Bey kendisine sonucun 180 derece çıktığını söyleyince Bay A. sonucu kabullenmeyip Noter Beyden tekrar denemesini ve bir hata yapmış olacağını söyledi. Noter bey 3 kez ölçtüğünü ve sonucun 180 derece çıktığını söyledi ama Noter Bey de Bay A. 'ya inananlardan biriydi. Ölçümü yapması için birkaç matematik profesörünü çağırdı. Ölçümler gene 180 derece çıkıyordu. Noter Bey Bay A. ya kesin sonuç olarak 180 dereceyi açıklayacağını üzülerek söyledi . Bay A şok olmuştu. Bu imkansızdı daha önce kaç kez ölçtüğü halde hep 170 derece bulmuştu. Asistanlarını yanına topladı tam konuşmaya başladı ki baş asistanı üzgün bir ifadeyle Bay A'ya kendilerinin de sonucu 180 derece bulduklarını ama onun hiçbir zaman kabullenmediğini ve bir şekilde 170 dereceye ulaştığını söyledi. Bay A. sinirlendi bu sırada Noter Bey sonucu açıklamak için kürseye çıktı. Herkes heyecanla Noter Bey'in ağzından çıkacak sözlere bakıyordu. '' Yaptığımız ölçümler sonucu bu üçgenin açılarının toplamının 180 derece olduğunu bulduk yani Bay A. yanılmıştır. Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve bunun bir istisnası yoktur. '' Bay A. Noter Bey'in sözünü kesip kürsüye çıktı '' Hayır hayır bu imkansız lütfen bakın projektor üzerinden hep beraber ölçelim 170 derece çıkıyor inanın bana'' Daha sonra ölçmeye başladı .. ''62 Derece... 57 Derece ve 51 Derece işte bakın 170 ediyor.'' O sırada davetli profesörlerden biri kürsüye atladı '' 61 Derece son ölçtüğünüz açı 61 Derece'' Bay A. tekrar üçgene baktı '' Hayır efendim 51 derece bakın buradan buraya ölçtüğümüzde 51 derece çıkıyor.'' Profesör güldü '' İyi de efendim oradan ölçemezsiniz ki orası adacığın orta noktası değil bakın şu küçük taş parçası kesişim noktasıdır ve buradan ölçtüğümüzde de 61 çıkıyor.'' Bay A. tekrar üçgene yani adacıklara baktı. Aynı anda tüm davetliler de üçgene heyecanla bakıyorlardı. Bay A. asistanlarına baktı asistanları profesörü onaylarmış gibi kafalarını üzgün bir şekilde salladılar. Bay A. baş asistanı yanına çağırdı '' Madem biliyordunuz neden beni uyarmadınız? Tüm dünyaya rezil oldum ama kaç kez ölçüm yaptım hep doğru çıktı!'' Baş asistan biraz yutkundu '' Efendim size söyledik ama dediğim gibi ilk başlarda kabullenmediniz daha sonra da kendinizi dünyayı değiştirmeye o kadar kaptırmıştınız ki hevesinizi kırmak istemedik. Böyle bir fiyaskonun bir parçası olarak akademik kariyerimiz bitebilir ama sizin doğrunuzu izledik , bu büyülü havayı bozmak istemedik efendim'' Bay A. duygulandı '' Anlıyorum , çok büyük bir fiyasko keşke engelleseydiniz beni neyse bütün insanlar benim yapacağım açıklamayı bekliyor. Onlara bir şeyler söylemeliyim'' Bay A. tekrar davetlilere döndü. İnsanlar gülerek ve merakla Bay A.'nın açıklamalarını bekliyorlardı. Bay A. derin bir nefes aldı '' Sayın davetliler açıların toplamı 170 derece değil 180 derecedir. Büyük bir hata yaptığımı kabul ediyorum. Sanırım kendimi bu gerçeğe o kadar kaptırmışım ki hep 170 derece ölçmüşüm. Bu kadar insanın ilgisini ve zamanını harcadığım için tüm kamuoyundan özür diliyorum Ama sanırım bugün bize bir ders oldu. Bugün yüz binler hatta milyonlar bizi izlediyse yani bu kadar bilinen bir gerçeğin bile doğruluğundan şüphe edilebiliyorsa demek ki insanlar değişim istiyor. İnsanlar eski gerçeklerin yerine yenilerinin gelmesini istiyor. Bugün bu bir üçgendi yarın belki başka bir şey olur. Sanırım hepiniz benim artık emekliye ayrılmam ve insan içine çıkmamam gerektiğini düşünüyorsunuz ama dediğim gibi madem en bilinen gerçeklerden bile şüphe edebiliyorsak, şüphe etmek istiyorsak değişim istiyoruz demektir ve ben bundan sonra bunun için çalışacağım yeni gerçekler yeni doğrular bulmak için. Hepinize geldiğiniz için teşekkür ederim. İyi günler '' Bay A. kürsüden indi ve doğruca amfiden çıktı. Tüm davetliler Bay A'yı sessizce dinledikten sonra gene tartışmaya başladılar tıpkı Bay A.'yı dinlemeden önce yaptıkları gibi...

Hknxxx
25-06-2006, 05:58
Tanrı'nın

1997 yılının aralık ayıydı yeni ev arkadaşımla ilk günlerimdi. Yaşca benden büyük olan bu insanla anlaşmak oldukça zor geliyordu ilk günlerde, daha taşındığı ilk gün hemen odamdaki benim kitaplığımın, yerine kendi kitaplığını kurmuş benim tüm eşyalarını kendi düzenine göre ayarlamıştı, aslında şimdilerde Tanrının bir hediyesi gibi kabul ettiğim bu insan o günlerde bana oldukça garip gelmişti. Kitaplığını çay koleksiyonunu saklamak için kullanması, yaşına göre çok sıradışı duran pala bıyıkları, daha büyük bir tezat olan uzun saçları, giyimi, davranışları, konuşmasıyla tümüyle garip bir insandı. Sanırım üniversitede tanımayan yoktu, heleki kalpağını sabah ayna karşısında özenle giymesi bizim için sabahları seyirlik bir sosyal aktiviteydi. Bu garipliklere zamanla öyle alışmıştım ki, akşamları çay sohbetlerinde yapılan ateşli felsefe tartışmaları, kendisinin değişik sosyolojık tesbitleri, doğunun ve de batının değer sistemlerini barıştırmayı başarmış kafa yapısı, sürekli aşağılayan, sorgulayan, anlaşılması güç espri anlayışı sanki benim üzerime de siniyordu yavaş yavaş. Sıradışı hayat tarzı, çayları, kitaplarından sonra arkadaşlarını da taşımaya başladı evimize. Önce Biftek ve Bonfıle taşındı, evimiz büyük olduğu için onlara yer bulmakta zorlanmadık, itiraf etmeliyim ki çoğu zaman varlıklarını bile hissettirmezlerdi. En büyük zorluk hangisinin Biftek hangisinin Bonfıle olduğunu anlamaktaydı, birbirlerine o kadar benziyorlardı ki...

Biftek ve Bonfıle yani tavşanlarımız evimize daha da bir neşe katmıştı doğrusu, evin içinde koşuşturan, çoraplarımızı, çiçekleri, halıları kemiren, en umulmadık istenmedik yerlerde karşınıza çıkan, en sevdiğimiz, en kıymetli eşyalarımızı umursamadan yok eden birilerinin olması güzeldi. Sonra bir gün, sanırım ilk dönemin bittiği final sınavlarının haftasıydı, yeni bir ev arkadaşımız daha oldu. Bu herkesten, hepimizden farklı birisiydi, ilk günden itibaren evdeki herkesin gözbebeği olmuş, herkesin önyargılarını kırmış ve sevgilerini o kadar kısa zamanda kazanmıştı ki. İlk geldiği günleri hatırlıyorum da, evde herkes herşeyi unutmuş sadece onunla ilgileniyordu, onunla olmak için sıra beklediğim, hatta diğerlerini kıskandığım olurdu. Herkes evde onunla ilgilenmek için yarış halindeydi, evimize neşe gelmişti; saf, katıksız, kor halinde kıpır kıpır minik tecrübesiz bir neşe kaynağı...

Sabahları güneşle birlikte uyanır, ve “Ne yapsam da bu insanları delirtsem diye işe koyulurdu hemen, ilk günlerinde bizi o uyandırırdı, kolumuzun altına ya da ayak parmaklarımıza başını gömmüş aklınca emmeye çalışırken uyanırdık. Ben Hakan'ın yatağına bırakırdım, o da benimkine, tabi bunun intikamını daha sonra dişleri çıkınca sabahları kulaklarımızı, burnumuzu ısırıp uyandırarak alacaktı. Ama benimle arası hepsinden iyiydi, en azından anlıyor gibi saatlerce
benim o günlerde baş gösteren aşk problemlerimi dinlerdi, sanırım bazen bu oldukça sıkıcı oluyordu zira beni dinlerken hareketleri gitgide ağırlaşıyor ve sonunda uykuya dalıyordu. Sanırım konuşmasını bilseydi beni mehvedebilirdi benden dinledikleriyle.

Çoğu zaman da sanki o bizimle oynuyor gibiydi, çoraplarımızı çalıp saklar, ya da namaz kılarken tam karşıma geçip boş boş yüzüme bakıp beni güldürmeye çalışırdı, bunu beceremezse ayaklarımı tırmalardı mutlaka. Onunla birlikte evin düzeni değişmişti, her ne kadar bizim felsefe sohbetlerimize sözlü olarak katılamasa da bizimle birlikte ona özel hazırladığımız bir bardak soğuk çayı bitiriyordu. Evin odak noktası o idi, ve de öyle olmaktan memnundu, kıskançtı da üstelik bu konuda, sadece onu sevmemizi istiyordu, tavşanlarımıza gördüğü yerde saldırıyor zavallı hayvanaları korkutup kaçırıyordu, bir de benim o zamanlar en büyük tutkum olan çiçeklerimi mahvedecekti tabi.. Önce camgüzelim gitti, ardından menekşemin cesedini koltuğun arkasında buldular ve en son, salondaki büyük Japon Şemsiyesi çiçeğimi paramparça edip parçalarını tüm salona yaydı... Biz onunla oyun oynamak istediğimizde genelde ilgilenmez gider uyurdu ama kendi oyun oynamak istediğinde bizim derslerimiz dahil hiçbirşeyle ilgilenmemize izin vermezdi. Özellikle Endüstri Mühendisliği bölümünde okuyan arkadaşımız Mehmed'in proje çizimlerine karşı daha bir sempatisi vardı, tuvalet ihtiyacı için onları kullanıyordu... Bugün hayretle ve de hayranlıkla düşünüyorum da bize ve de ona rağmen Mehmet bölüm birincisi olmuştu.

Evde bir tek Yüksel den korkardı çünkü Yüksel in onu eğitmek gibi ütopik bir amacı vardı, belki de onu hep Yüksel yıkadığı için ondan çekiniyordu. Biz de sınıftaki arkadaşlarımız da alışmıştık yüzümüzdeki, ellerimizdeki çiziklere.

Hep onun rahatlığını, bu kadar sürede üstümüzde kurduğu hakimiyeti kıskanmışımdır, sanırım Tanrı vergisi birşeydi bu, ve de o kadar rahattı ki... Final sınavlarına çalıştığım gecelerde onun yanımda uyuması beni deli ederdi... Dedim ya, onda Tanrıdan birşeyler vardı... Bir tek sorunumuz vardı ki ona bir isim koyamamıştık, dilini bilmediğimiz için kendi ismini de bilmiyorduk, herkes kendince bir isim kullanıyordu, onun pek umursadığı da yoktu aslında.
Velhasıl, güzeldi ortalıkta dolaşan, istediğini yiyen, izinsiz her yere girip çıkabilen, istediğini yırtan, döven, istediği saatte uyuyup uyanabilen, vandal, egoist, hiperaktif bir dişinin olması. İlk geldiği günü hatırlıyorum da, o günle bugün arasında çok az değişmişti. İlk geldiği gün.... Ne gündü ama....

Hakan, herzamanki gibi “Sürpriiiizz” diyerek girdi kapıdan, ancak ortada görünen birşey yoktu.... Belki de sürpriz buydu diye düşünmüştüm, ama sonra ceketinin kolunun içinde kıpırdayan birşey olduğunu farkettim, sanki dışarıya çıkmaya çalışıyordu, nihayet minik başını kararsız ve de ürkekçe dışarı çıkardı ve yeni evine, ev arkadaşlarına baktı ilk kez yarı kapalı gözlerle...

Evimizin yeni ortağı minik, bir haftalık bir kedi yavrusuydu... İşte bu bambaşka birşeydi, çünkü kedi gerçekten doğası itibarıyla çok farklı, eski zamanlardan beri insanoğlunun saygısını kazmış dahası birçok peygamberce kutsanmış ender hayvandır, hele bir yavru... saf sevgidir... kusursuzluk, sevgi, bağımsızlık, farklılık... Bana gördüğüm her kedi Tanrının bir mesajı gibi gelirdi. Onda Tanrının özenisini ve de iyimserliğini görürsünüz...

Mayısın başlarında yağmurlu bir öğleden sonra, büyük beklentilerimin olduğu, yağmurdan daha sıkıcı Kant'ın Pratik Aklın Eleştirisi ne gömülmüş, üşümüş ayaklarımla dikkatle kitabı okumaya çalışıyordum. O da odadaydı sakin sakin her zamanki umursamaz miskinliğiyle benim yatağımda uyuyordu. Aniden uyandı ve doğruca kapıdan çıktı gitti, ben ne olduğunu anlamamıştım, hani korku filmlerinin sonunda kötü karakteri öldü zannettiğiniz bir anda aniden kalkıp, son bir hamle ile saldırırması gibi aynı çeviklikle kapıya koştu, belki de hala gördüğü rüyadan uyanamamıştı, kimbilir... Dış kapıyı tırmalayarak açmamı istiyordu ısrarla ama açmadım, zorla onu odaya geri götürmeye çalışmam ellerimde açılan bir sürü yeni çizik, yaraya maloldu. İzin vermemekle iyi yapmıştım çünkü daha önce bir kere kapıyı açık bulduğunda kaçmıştı ve onu bulmamız saatlerimizi almıştı. Bütün akşam ben arkadaşlarıma gidene kadar bana surat asmış, stresli stresli homurdanarak evde deli gibi dolanmıştı. Hatta öyle asabiydi ki gönlünü almama bile saldırarak karşı koymuş izin vermemişti. Eve geç döndüğümde herkeste bir telaş vardı çünkü o gitmişti... Kapıyı açık bulduğu bir anda kaçmıştı demek, üstelik gecenin bu geç saatinde aramaya da çıkamazdık, tek ümidimiz başına kötü bir şey gelmemiş olmasıydı o kadar. Sabah, ilk derse yetişmenin telaşıyla, henüz uyanmamış dağınık bir suratla asansörü beklerken kapıcımız onun kömürlükte olduğunu söyleyince sevinmemiş kızmıştım aslında. İlk derse geç kalmıştım zaten, ama onu da yanıma alacak, derse götürecek, büyük ihtimalle de dersin öğretmenine onun hastalandığını söyleyecek, sonrada onu derste çıkaracaktım çantamdan böylece dersi kaynatıp diğer arkadaşların hayatlarını da kurtarmış olacaktım. Büyük Çoğunluğunu kızların oluşturduğu bir sınıfta çantadan kaçan(?) bir kedinin yaratacağı karmaşayı bir düşünsenize! Planımı çok beğenmiştim, kömürlüğün basamaklarını üçer beşer atlayarak indiğimde, karşımdaki manzara planımın işe yaramayacağını söylüyordu. Bir sürü küçük belki de birkaç günlük yavru, kararsız titrek hareketlerle diğerleri arasından kendine bir yer açıp emmeye çalışıyordu. O ise tüyleri yapış yapış bu minik yavruları yalıyor, kimine yardım ediyordu. Geldiğimi görünce dönüp istifini bozmadan bana baktı, gözlerindeki o yeni, bambaşka pırıl pırıl ifadeyi anlamak hiç de zor değildi.

Manzaranın kutsallığı karşısında ne diyecek bir sözüm vardı ne de yapacak bir şeyim, dönüp dışarı çıktım. İlk dersi kaçırmıştım üstelik mazaretimi de kaybetmiştim, acele adımlarla ıslak asfaltta kampüse doğru yürürken aklıma takılmıştı... Kedimizin akşamki hırsının, dışarı çıkma isteğinin sebebi anlaşılmıştı şimdi ama bunlar onun kendi yavruları olamazdı; geldiğinden beri hep bizde yaşamıştı ve de dışarıya neredeyse hiç çıkmamıştı, balkondan kaçması imkansızdı zira altıncı katta oturuyorduk, komşularımızın da kedisi yoktu, öyleyse bunlar kimin yavrularıydı?..... Birkaç adım sonra aklımdaki tüm soruların cevabını ve de yavruların gerçek annesini yolun kenarında gördüm. Bir gece önce bir arabanın çarpıp ezdiği bir kedi ölüsü...

Hknxxx
25-06-2006, 05:59
Şeytan

Köylü, ölüm döşeğinde olan hasta kadının başucundaki doktorun karşısında duruyordu. Sessiz, olacaklara boyun eğmiş ama aklı hâlâ yerinde olan ihtiyar kadın, onlara bakıyor ve konuşulanları dinliyordu. Yaşlı kadın ölecekti; buna isyan etmiyordu. 92 yaşındaydı ve artık sonu gelmişti.

Açık kapı ve pencereden Temmuz güneşi içeri vuruyor ve kuşaklar boyu köylülerin ayakları altında ezilen kahverengi toprağa sıcak ışıltılarını saçıyordu. Yakıcı bir rüzgâr, öğle güneşi altında kavrulan yaprakların, tarlaların, buğday ve otların kokusunu odaya dolduruyordu. Çekirgeler, boğazlarını yırtarcasına bağırıyor, panayırlarda çocuklara satılan tahtadan yapılmış oyuncak çekirgelerin gürültüsüne benzer bir çatırtı sesi yayıyorlardı ortalığa.

Doktor, sesini yükselterek:
- Honoré, dedi, annenizi bu halde tek başına bırakamazsınız. Her an ölebilir!
Köylü ise, üzgün bir şekilde sızlanıyordu.
- Fakat buğdayı toplamam gerek. Uzun zamandır toprakta duruyor. Şimdi tam zamanı. Sen ne dersin anne?
Hâlâ Normandiyalılara özgü cimriliği üzerinden atamayan yaşlı kadın, gözüyle ve başıyla "evet" işareti yapıyor ve oğlunun buğdayı toplamaya gitmesine ve kendisini tek başına ölüme terk etmesine ses çıkarmıyordu.
Doktor kızmıştı, tepinerek haykırdı:
- Siz hayvandan başka bir şey değilsiniz. Anlıyor musunuz, değilsiniz. Bunu yapmanıza izin vermeyeceğim. Eğer buğdayınızı bugün toplamaya mecbursanız, gidin La Rapet'yi bulun; annenize o baksın. İşitiyor musunuz? Eğer dediklerimi yapmazsanız, hastalandığınızda sizi köpek gibi ölüme terk ederim, anladınız mı?

Zayıf, ağır ağır hareket eden, doktorun korkusu ve paraya olan düşkünlüğünün etkisiyle kararsızlık içinde kıvranan köylü, tereddüt ediyor, hesaplar yapıyor ve "La Rapet bakım için kaç para alır acaba?" diye söyleniyordu.

- Ne bileyim ben? diye bağırdı doktor. Bu, onun ne kadar çalışacağına bağlı. Onunla halledin. Bir saate kadar La Rapet'nin burada olmasını istiyorum, anladınız mı?

Köylü, kararını vermişti. “Tamam, gidiyorum. Kızmayın” diye söylendi. Doktor, "Sizi uyarıyorum, öfkelendiğim zaman şaka yapmam" diyerek çıkıp gitti.

Köylü, yalnız kalınca, annesine döndü ve kaderine boyun eğmiş bir ses tonuyla, "Mademki bu adam istiyor, gidip La Rapet'yi getireyim. Ben dönene kadar sakın yerinden kalkma" diyerek gitti.

Yaşlı bir kadın olan La Rapet, ütücüydü. Köyde ve çevrede ölüm döşeğinde olanlara ve yaşlılara bakardı. Ölenlerin kefenlerini diktikten sonra hemen işine döner ve bu kez yaşayanların giysilerini ütülerdi. Çürük bir elmanın kabuğu gibi eli yüzü kırışık, kıskanç, katı yürekli, şaşılacak derecede cimri ve sürekli olarak çamaşır ütülemek yüzünden beli bükülmüş olan La Rapet'nin, can çekişmeye iğrenç denecek bir sevgi duyduğu söylenirdi. Bir avcının tüfeğini nasıl ateşlediğini anlatması gibi, can çekişen insanları, tanığı olduğu ölümleri en ince ayrıntılarına kadar anlatırdı.

Honoré Bontemps, La Rapet'nin evine geldiğinde, gömlek yakaları için çivit suyu hazırlarken buldu onu.
- İyi akşamlar, işler yolunda mı? diye sordu.
La Rapet, başını ona çevirerek:
- Evet, ya sizin işler? diye cevap verdi.
- Benimkiler de iyi, diye yanıtladı Honoré, ama annem iyi değil.
- Anneniz mi?
- Evet annem.
- Nesi var?
- Ölmek üzere!

İhtiyar kadın ellerini sudan çıkardı; maviye çalan saydam su damlacıkları ellerinden parmaklarının ucuna kadar kayıyor, yere damlıyordu.

La Rapet, beklenmeyen bir cana yakınlıkla, "Durumu çok mu kötü?" diye sordu.

- Doktor artık umut kalmadığını söyledi.

Honoré duraksadı. Ne istediğini söylemek için birkaç giriş sözcüğü gerekliydi; fakat hiçbir şey bulamadığı için hemen kararını verdi:
- Ölümüne kadar anneme kadar bakmak için kaç para istersiniz?" diye sordu. "Bizim zengin olmadığımızı bilirsiniz. Bir hizmetçi bile tutamadım. Zaten zavallı annem bu duruma o yüzden geldi. 92 yaşında olmasına rağmen tarlada çalıştı; çok yoruldu. Buğday daha fazla kazandırmıyor ki...
La Rapet, büyük bir ciddiyetle yanıt verdi:
- İki fiyat var. Hali vakti yerinde olanlar için gündüz iki frank ve gece için de ayrıca üç frank. Diğerleri içinse, gündüz için bir frank ve gece için de iki frank. Siz, bir ve iki frank ödersiniz.

Honoré düşünmeye başladı. Annesini iyi tanıyor, onun nasıl dayanıklı ve güçlü olduğunu biliyordu. Doktorun söylediklerine rağmen, annesi bir hafta daha yaşayabilirdi.
- Hayır, diye konuşmaya başladı Honoré. Bana bu işin sonuna kadar bir tek fiyat vermenizi istiyorum. İkimiz de şansımızı deneyelim. Doktor, çok yakında öleceğini söyledi. Böyle olursa, bu sizin yararınıza. Yarına kadar veya daha çok yaşarsa, bundan da ben kârlı çıkarım; siz de şansınıza küsersiniz!

İhtiyar kadın şaşırmış, adama bakıyordu. Şimdiye kadar ölüm döşeğindeki hiçbir insan için böylesi bir pazarlık yapmamıştı. Tereddüt ediyordu; yine de şansını deneyebileceğini düşündü. Oyuna da gelmek istemiyordu.
- Annenizi görmeden bir şey söyleyemem, diye cevap verdi.
- O halde gelin görün, dedi Honoré.

La Rapet ellerini kuruladı ve hemen çıktılar.

Hiç konuşmadan yürüdüler. Yaşlı kadın acele adımlarla yürürken, köylü her seferinde sanki bir dereyi aşarmışçasına büyük adımlar atıyordu.

Tarlalarda sıcaktan bunalmış halde yatan inekler, ağır ağır başlarını kaldırıyor ve yürüyüp giden bu iki insana doğru taze ot istercesine böğürüyordu.

Honoré Bontemps, eve yaklaşırken, kendi kendine "Belki de bu iş çoktan sona erdi" diye mırıldandı. Sesinin tonunda, böyle olmasını isteyen bilinçsiz bir arzu kendisini belli ediyordu.

İhtiyar kadın daha ölmemişti; hasta yatağında sırtüstü yatıyordu. Alacalı basmadan dikilmiş yorganın üzerinde duran yengece benzer ürkütücü zayıf elleri, romatizma ağrılarının, yaklaşık yüz yıllık çalışmanın ve yorgunluğun etkisiyle bükülmüştü.

La Rapet, yatağa yaklaştı ve ölüm döşeğindeki ihtiyar kadını incelemeye başladı. Nabzına baktı, göğsüne elledi, soluk alışını dinledi, konuşmasını duymak için sorular sordu ve onu uzun uzun seyrettikten sonra Honoré ile dışarı çıktı. Artık bir fikir edinmişti. Yaşlı kadın geceyi çıkaramazdı.

- Ee, ne düşünüyorsunuz? diye sordu Honoré.
- İki belki de üç gün sürer, dedi La Rapet. Her şey dahil altı frank ödersiniz.
- Altı frank mı? diye bağırdı köylü. Siz aklınızı mı kaçırdınız? Annemin en fazla 5-6 saat yaşayacağını söylüyorum size; daha fazla değil!

Uzun bir tartışmaya giriştiler. Sonunda Honoré, bakıcı kadının bu işten vazgeçmek istemesi, vaktin ilerlemesi ve buğdayın hâlâ tarlada durması üzerine razı oldu.
- Tamam, dedi, her şey dahil cenazenin kalkmasına kadar altı frank.
- Tamam, altı frank.

Honoré, koşar adımlarla, kızgın güneşin altında bekleyen buğdaylarına doğru yürümeye başladı.

Bakıcı kadın da, içeri girdi.

Yanında kendi işini de getirmişti. Cenazenin veya ölüm döşeğinde olanların başında beklerken kimi zaman kendi işini yapar, kimi zaman da hastasını beklediği ailenin işlerini görür, böylece ek gelir de sağlardı.

Birden yaşlı kadına dönerek:
- Sizin son duanız yapıldı mı Bontemps ana? diye sordu.

İhtiyar kadın başıyla, "hayır" anlamına gelen bir işaret yaptı. Bunun üzerine, iyi bir dindar olan La Rapet, çevikçe ayağa kalkarak, "Aman Allahım, nasıl olur? Hemen gidip papazı bulayım" diye söylendi.

Papazın evine doğru öylesine hızlı yürümeye başladı ki, onun böyle acele acele gittiğini gören meydandaki çocuklar, yine bir felâketin geldiğini düşündüler.

Cübbesinin üzerine dizlerine kadar inen beyaz üstlüğünü giyen papaz, güneşin altında kavrulan tarlalardan yürürken, kilise korosundan bir çocuk da, elinde küçük bir çanı sallayarak onun gelişini haber veriyordu. Uzaklarda çalışanlar erkekler şapkalarını çıkartıyor ve beyaz giysili papazın bir evin arkasında kaybolmasını beklerken hareketsiz duruyorlardı. Ekin demetlerini toplayan kadınlar, istavroz çıkarmak için doğruluyor, ürken tavuklar da, iki yana sallana sallana hızla yolun kenarındaki hendeğe doğru koşuyor ve çukurun içinde aniden kayboluyorlardı. Çayırda bağlı olan bir tay, papazın beyaz giysisinden ürküyor, bağlı bulunduğu ipin ucunda daireler çizerek, çifte atarak koşup duruyordu. Kırmızılar içindeki korodaki çocuk, hızla ilerliyor, kare şeklinde bir takke giymiş olan ve başı bir omzuna doğru eğik duran papaz, dualar okuyarak onu izliyordu. La Rapet ise, sanki yere kapanacakmış gibi, ikiye katlanmış yürüyor ve elleri kilisede olduğu gibi birbirine bitişik duruyordu.

Uzaktan onların gidişini gören Honoré:
- Papaz nereye gidiyor acaba? diye kendi kendine sordu.
Yanında çalışan ve durumu daha tez kavrayan işçi:
- Papazı annene götürüyor diye cevap verdi.

Honoré, hiç şaşırmadı ve "Olabilir" diye mırıldandı. Sonra tekrar işine başladı.

Bontemps ana günah çıkardı; papaz yaşlı kadının günahlarını bağışladı ve şaraplı ekmekten yedirdi, sonra da, iki ihtiyar kadını boğucu sıcak evde bırakarak dışarı çıktı.

La Rapet, bu işin ne kadar süreceğini düşünürken ihtiyar kadını da incelemeye başladı.

Gün yavaş yavaş batıyor, serin hava eve giriyordu. İki iğneyle duvara tutturulmuş bir resim, içeri giren taze havayla sağa sola savruluyor; daha önceleri beyaz olduğu anlaşılan sinek lekeleriyle dolu sararmış perdeler uçuşuyor ve ihtiyar kadının ruhu gibi çıkıp gitmek istercesine çırpınıyordu.

Bontemps ana, hareketsiz, gözleri açık yatıyor; yanı başında olan ama gelmekte geciken ölümü büyük bir kayıtsızlıkla bekliyordu. Soluk alıp verirken boğazından ıslık sesi çıkıyordu. Sanki her an soluğu kesilecek ve ölmesinden kimsenin üzüntü duymayacağı bir kadın daha eksilecekti bu dünyadan. Gece çökerken Honoré geldi. Yatağa yaklaştı ve annesinin hâlâ yaşadığını gördü.

- Nasıl? diye sordu. Sonra da, sabah saat 05.00'te gelmesini söyleyerek La Rapet'yi evine gönderdi.
- Sabah 05.00'te, diye cevap verdi La Rapet.
Gerçekten, ertesi sabah güne doğarken geldi.
Honoré, tarlaya gitmeden önce, kendi hazırladığı çorbasını içiyordu.
- Ee, anneniz öldü mü? diye sordu La Rapet.
Honoré, muzipçe gözünü kırparak:
- Daha iyi, diye cevap verdi ve sonra çıkıp gitti.

Kaygılanan La Rapet, elleri yorganın üzerinde büzülmüş, gözleri açık, kayıtsız ve canından bezmiş durumda yatan ihtiyar kadına yaklaştı. Bu durumun, iki gün, dört gün, sekiz gün böyle sürüp gidebileceğini anlamıştı. Cimri yüreği korkuyla sıkıştı. İçinde, kendisini aldatan bu çok bilmiş köylüye ve ölmek bilmeyen ihtiyar kadına karşı bir öfke dalgası yükselmeye başladı.

La Rapet, bununla birlikte, yeniden işe koyuldu. Gözünü hiç ayırmadan Bontemps ananın kırış kırış olmuş yüzüne bakarak beklemeye başladı.

Honoré, öğlen yemeğe eve geldi. Memnun gözüküyordu, hatta bakışlarında alaycı bir hava vardı. Yemeğini yedikten sonra yine tarlaya gitti. Hiç kuşkusuz, en uygun koşullarda buğdayını topluyordu.

La Rapet ise, gittikçe çileden çıkıyordu. Her geçen dakika, ona artık parasının ve zamanının çalınması gibi geliyordu. Bu inatçı ve ihtiyar kadının boğazına sarılmak, zamanını ve parasını çalan o zayıf ama hızlı soluk alış verişini durdurmak istiyordu.

Böyle bir şeyin tehlikeli olacağını düşündü ve kafasında bin bir düşünceyle Bontemps ananın yatağına yaklaştı.
- Daha önce hiç şeytanı gördünüz mü? diye sordu ona.
- Hayır, diye mırıldandı yaşlı kadın.

La Rapet, bunun üzerine, ihtiyar kadınla konuşmaya, ölmekte olan güçsüz ruhunu korkulara salmak için uydurma hikayeler anlatmaya başladı.

"Ölmeden birkaç dakika önce, şeytan ölüm döşeğinde yatanlara görünür, diyordu La Rapet. Elinde bir süpürge, başında tencere vardır, bağırır durur. Onu görenlerin işi bitmiş demektir; artık birkaç saniyeden fazla yaşamazlar".

La Rapet, sonra da, daha o yıl baktığı Joséphin Loisel, Eulalie Ratier, Sophie Padagnau ve Séraphine Grospied'ye gözlerinin önünde şeytanın nasıl göründüğünü bir bir anlattı.

Nihayet heyecana kapılan Bontemps ana, huzursuzlanıyor, çırpınıyor ve ellerini sallıyor, başını çevirip odanın öte yanına bakmaya çalışıyordu.

La Rapet, birdenbire yatağın yanından kayboluverdi. Dolaptan bir çarşaf alıp sarındı, kafasına bir tencere geçirdi. Tencerenin kısa ve eğri üç ayağı, kafasının üzerinde üç boynuz gibi yükseliyordu. Sağ eline bir süpürge aldı, sol eliyle de teneke bir kovayı havaya fırlattı.

Kova, yere düşünce korkunç bir gürültü çıkardı. Sandalyenin üzerine fırlayan bakıcı kadın, yatağın ucunda asılı duran perdeyi havaya kaldırdı, keskin çığlıklar atıp el kol hareketleri yaparak, üzerinde çarşaf, kafasında yüzünü gizleyen tencere ve elindeki süpürgeyle, ölüm döşeğindeki ihtiyar kadını tehdit eden acayip bir kukla gibi ortaya çıkıverdi.

Çılgına dönen, delice bakan ihtiyar kadın, yerinden doğrulup kaçmak için insanüstü bir çaba gösterdi. Omuzlarını ve göğsünü yorganın altından çıkarmayı bile becerdi fakat derin derin iç çekerek birden yığılıverdi. Ölmüştü!...

La Rapet, sakin sakin her şeyi yerine yerleştirdi. Süpürgeyi dolabın köşesine dayadı, çarşafı dolaba yerleştirdi, tencereyi ocağın üzerine koydu, sandalyeyi duvarın önüne çekti ve kovayı yerine bıraktı. Sonra, alışık olduğu hareketlerle, Bontemps ananın gözlerini kapadı, yatağın üzerine bir tabak yerleştirdi ve içine, kilisede okunmuş su kabından su koydu.

Konsolun üzerindeki şimşir parçasını bu suyla ıslattı; yatağın yanına çömelerek, işi gereği ezbere bildiği duaları büyük bir aşkla şevkle okumaya başladı.

Akşam Honoré eve geldiğinde bakıcı kadını dua ederken buldu. Hemen bir hesap yaptı ve La Rapet'nin kendisinden bir frank alacaklı olduğunu fark etti; üç gün ve bir gece annesine bakmıştı. Bunun karşılığı beş frank ederdi; oysa La Rapet ile altı franka anlaşmıştı.

Hknxxx
25-06-2006, 05:59
Sarkaç

Mavi giysili bir adam haykırarak, “Seksen birinci sokak..İndir şunları..” dedi.

Bir sürü insan indi, onların yerine başka bir sürü bindi. Dan dan!.. Manhattan’ın atlı tramvayı tangırdayarak ilerledi ve John Perkins, yüksekçe olan durak yeri merdivenlerinden az önce boşalan sürüyle birlikte aşağı indi.

John evine doğru ağır ağır yürüdü. Ağır ağır, çünkü onun günlük yaşantı sözlüğünde “acaba” diye bir sözcük yoktu. İki yıldır evli olan ve apartman katında oturan bir adamı bekleyen sürprizler olamaz. John hem yürüyor, hem şu monoton günün önceden belli sonuçlarını dalgın ve ezik bir kötümserlikle düşünüyordu.

Katy onu kapıda karşılayacak, dudaklarına şekerlemeli bir öpücük konduracaktı. Paltosunu çıkaracak, kanepeye otururuk akşam gazetesinde öldürücü linotiplerin geberttiği Ruslarla Japonları okuyacaktı. Akşam yemeğinde çömlek kebabı, deriyi çatlatıp incitmeyeceği garantili bir sosla terbiyelenmiş salata, haşlanmış börülce ve kavanozu üstündeki kimyasal saflığını bildiren belgeden utanmakta olan bir çilek reçeli bulunacaktı. Yemekten sonra Katy ona yırtık yorgan için buzcunun boyunbağı ucundan kesip vermiş olduğu yamalığı gösterecekti. Saat yedi buçuktan sonra üst kattaki şişko adamın beden eğitimi hareketlerine başlamasıyla düşecek tavan sıvalarından korumak üzere mobilyaları gazetelerle kapayacaklardı.

Saat tam sekizde, karşılarındaki dairede oturan vodvil topluluğundan işsiz Hickney ile Mooney çifti hafif bir çılgınlık nöbeti içinde, besteci Hammerstein’in elinde haftalık beşyüz dolarlık bir kontratla kendilerini kovaladığı sanısına kapılarak sandalyeleri devirmeye başlayacaklardı. Sonra, aydınlık aralığının karşı yanındaki pencereden görünen bay, flütünü çıkarırdı. Yemek asansörü, telli makaradan kayardı. Kapıcı, Bayan Zinoviev’in beş çocuğunu yine Yalu’nun ötesine kovalardı. Parlak iskarpinli kadın İskoç köpeğiyle birlikte aşağıya iner, mektup ve zil kutusu üstüne Perşembe günlerine öz adını bant ile yapıştırır. Böylece Frogmore apartmanının her akşamki olayları sürer giderdi.

John Perkins bunların olacağını biliyordu. Ve yine biliyordu ki sekizi çeyrek geçe cesaretini toplayarak, şapkasına uzanacak ve karısı huysuz bir sesle şu sözleri söyleyecekti.

“Şimdi nereye gidiyorsun, bilmek isterim John Perkins?”

O, “Şöyle bir MacCloskey’e uğrayayım da arkadaşlarla bilardo oynayayım diye düşündüm”, karşılığını verirdi.

Son günlerde böyle bir alışkanlık edinmişti John Perkins. Saat on, ya da onbirde dönerdi. Kimi zaman Katy uyumuş olurdu. Kimi geceleri de evlilik yaşantısının çelik zinciri üzerindeki altın kaplamadan birazını daha kızgınlığının potasında eritmeye hazır durumda uyanık beklerdi. Bu şeylerin hesabını, Frogmore apartmanındaki kurbanları ile birlikte yargılanırken, çöpçatan Küpid (Roma Mitolojisinde aşk Tanrısı) verecektir.

Bu gece John Perkins, kapısı önünde hergünkü olayların olağanüstü kargaşalığı ile karşılaştı. Tutkulu, şekerlemeli öpücüğü ile Katy orada değildi. Üç odanın üçü de tekinsiz bir karışıklık içindeymiş gibiydi. Her yerde karısının öteberileri karmakarışık saçılmış duruyordu. Ayakkabıları orta yerde, saç kıvırma maşaları, firketeler, kimonolar, pudra kutusu, konsolun, sandalyelerin üstüne saçılmıştı. Oysa Katy hiç böyle yapmazdı. John, yüreği ezilerek, dişleri arasında karısının, kahverengi kıvırcık saç telleri bulunan tarağını gördü. Olağanüstü bir telaş ve tedirginliğe kapılmış olmalıydı, çünkü tarama sonucu dökülen saçlarını bir iğne yastığı yapmak üzere şömine rafındaki mavi, küçük vazo içinde dikkatle biriktirirdi.

Havagazı musluğuna göze batacak şekilde bir iple bağlanıp sarkan katlanmış bir kağıt vardı. John bunu kaptı. Karısının bıraktığı pusulada şunlar yazılıydı..

“Sevgili John,

Annemin çok hasta olduğunu bildiren telgrafı biraz önce aldım. 4.30 treniyle gidiyorum. Kardeşim Sam beni istasyonda karşılayacak. Buzdolabında söğüş koyun eti var. İnşallah yine bademcikleri şişmemiştir. Sütçüye elli sent ver. Geçen İlkbahar’da çok çekmişti. Havagazı saati için şirkete yazmayı unutma. Temiz çorapların dolabın üst çekmecesinde. Yarın mektup yollarım.

Telaş içinde

Katy

Evlilik yaşamları iki yılı boyunca onunla Katy bir tek gece bile ayrı kalmamışlardı. John, sersemlemiş olarak pusulayı birkaç kez okudu. İşte hiç değişmeyen günlük yaşantısında bir aksama olmuş ve kendisini şaşkına çevirmişti.

Orada, sandalyenin arkalığında, acınacak şekilde bomboş ve biçimsiz olarak karısının yemek pişirirken giydiği hırka sarkıyordu. Gündelik giyecekleri ise aceleyle şuraya buraya atılmışlardı. Onun en çok sevdiği şekerlemeyle dolu kesekağıdı ağzı açılmadan durmaktaydı. Trenlerin gidiş geliş saatlerini bildiren günlük bir gazete açık olarak yerde seriliydi. Odada bulunan her şeyde bir yitiklik, bir öz yokolmuşluğu, ruh ve can uçup gitmişliği seziliyordu. John Perkins, gönlünde garip bir yıkıntı, bir ıssızlıkla bu ölü kalıntıların arasında ayakta durmaktaydı.

Odayı elinden geldiğince derleyip toplamaya başladı. Karısının eşyalarına dokundukça içinden korkuya benzer bir ürperme geçiyordu. Katy’siz yaşamın nasıl olacağını hiç düşünmemişti. Karısı onun varlığına öylesine girmişti ki, ciğerlerine doldurduğu hava gibi gerekli ancak farkedilmez olmuştu. Şimdi ise hiçbir haber vermeden gitmiş, ortalıktan yokolmuştu, hem de öylesine bir yokoluş ki, sanki hiç varolmamıştı. Elbet bu yalnızca bir iki gün için, ya da en çoğundan bir hafta içindi. Gelgelelim ona Azrailin parmağı çalkantısız ve güvenli evini gösteriyor gibiydi.

John, koyun eti söğüşünü isteksizce çıkardı. Kahve pişirdi, çilek marmelatıyla karşı karşıya tek başına sofraya oturdu. Çömlek kebapları, deri cilasına benzer soslu salatalar, şimdi burnunda tütüyordu. Yuvası yıkılmıştı. Bademcikli bir kaynana yuvar tanrılarını çil yavrusu gibi dağıtmıştı. Tek başına yemekten sonra sokağa bakan bir pencere önünde oturdu.

Sigara içmeyi canı çekmiyordu. Dışarda kent onu gürleyerek çılgın dans ve eğlencesine çağırıyordu. Gece kendisinindi. Sorguya çekilmeden gidebilir, orada neşeli bir bekar gibi eğlence tellerini kayıtsızca tıngırdatabilirdi. İsterse kafayı çekip gün ağarana dek dolaşabilirdi. Üstelik elinde neşesinin kalıntıları için tasını uzatarak bekleyen bir Katy de bulunmayacaktı. İsterse Mc Closkey’in salonunda şamatacı arkadaşlarıyla Tanyeri Tanrıçası elektrik ampullerini donuklaştırıncaya değin bilardo oynayabilirdi. Frogmore apartmanında bulunduğu sürece taşıdığı evlilik geminin kantarmaları gevşetilmiş bulunuyordu. Katy gitmişti.

John Perkins duygularını çözümlemeye alışık değildi. Gelgelelim üçe dört metre ölçülerde Katy’den yoksun odada otururken şaşmaz bir vuruşla tedirginliğinin bamtelini buldu. Artık Katy’nin mutluluğu için gerekli olduğunu biliyordu. Ev yaşantısının durgunluğu yüzünden bilinç altına gömülüp gitmiş olan karısı için beslediği duygu, onun yokluğuyla açık ve seçik olarak yüzeye çıkmıştı. Bize atasözleri, öğretiler, masallar ya da en azından bunlar gibi parlak ve gerçek bildirilerle, güzel sesli kuş kafesten uçup gittikten sonra değeri bilinir diye binlerce kez söylenmemiş miydi?

“Katy’ye karşı davranışlarıma bakılırsa,” diye düşündü John Perkins, “Ben çifte kavrulmuş zorbanın biriyim. Evde kalıp onunla birlikte oturacağım yerde her gece dışarı çıkıp arkadaşlarla bilardo oynuyor, serserilik ediyorum. Zavallı kızcağız ise eğlenecek hiçbir şeyi olmadan tek başına burada kalıyor. Benim aklım bir karış havada! John Perkins, sen alçakların en alçağısın. Kızcağızın gönlünü alacağım. Onu dışarı çıkarıp biraz eğlenmesini sağlayacağım. Üstelik şu dakikadan geçerli olmak üzere McCloskey çetesiyle her türlü ilişkimi keseceğim.”

Evet, dışarda kent, kendisini Eğlence Tanrısı ardında dansetmeye gürültüyle çağırmaktaydı. McCloskey’de ise çocuklar aylak aylak ıstakalarla toplara vuruyorlardı. Ancak ne çiçeklerle kaplı yollar, ne de ıstakaların takırdayışları pişmanlıklarla dolu Perkins’i baştan çıkaramazdı artık. Değerini iyi bilmediği ve nerdeyse küçümsediği şey, elinden alınmıştı. Oysa onu istiyordu. Pişmanlıkla dolu olan Perkins atalarını geriye doğru meyve bahçesinden kovulan Adem adındaki adama dek izleyebilirdi.

John Perkins’in sağ kolu yanında bir iskemle vardı. Bunun arkalığında Katy’nin bluzu asılıydı. Hala onun gövde çizgilerini taşıyor gibiydi. Kadın, kocasının rahat etmesi ve keyfi için çalışırken kol hareketleri yüzünden bluzun kolları belirli yerlerde buruşmuş bulunuyordu. Oralarda hafif, gene de kışkırtıcı bir hoş koku geliyordu. Burnuna. John onu eline aldı ve hiçbir karşılıkta bulunmayan bu ince yünlüğe uzun uzun baktı. Katy hiçbir zaman soğuk davranmamıştı. John Perkins’in gözleri yaşlar, evet gözyaşları doldu. Tüm savsamalarını ödeyecekti. Onsuz yaşam bir hiçti!

Kapı çaldı. Elinde küçük bir el çantasıyla Katy içeri girdi. John salak salak ona baktı.

“Oh! Geri döndüğüme öyle seviniyorum ki,” dedi Katy, “Annem gözde büyütülecek kadar hasta değilmiş. Sam istasyondaydı. Annem küçük bir kriz geçirmiş, bana teli çektikten sonra bir şeyi kalmamış. Ben de bu yöndeki ilk trenle geldim. Bir fincan kahve içmezsem öleceğim.”

Frogmore apartmanının üçüncü kat ön dairesinde yaşantı mekanizması vızıldayarak yeniden çalışırken ve sarkaç sağa sola sallanırken, dişli çarkların çıkardıkları tıngırtıları hiç kimse işitmedi. Bir kayış kaydı, bir yaya dokunuldu, vites ayarlandı ve tekerlekler kendi yörüngelerinde döndüler.

John Perkins saate baktı. 8.15 idi. Şapkasına uzandı ve kapıya doğru yürüdü.

Katy, yakınan ve huysuz bir sesle, “Şimdi nereye gidiyorsun John Perkins, bilmek isterim?” diye sordu.

“Şöyle McCloskey’e uğrayayım da arkadaşlarla bilardo oynayayım diye düşünmüştüm,” dedi John.

Hknxxx
25-06-2006, 06:00
Rüya

Adamın biri bir gece bir rüya görmüş.Upuzun bir kumsal boyunca yanında Tanrı ile yürüyormuş. Onlar yürürken tam karşılarındaki gökyüzünden bir film şeridi gibi hayatından sahneler geçiyormuş.Kumsal adamın hayat yolu imiş sanki.Adam kumda iki çift ayak izi kaldığında dikkat etmiş. Bir çifti kendisinin bir çifti tanrının. Hayatının son sahneside gökyüzünden geçtikten sonra adam kumdaki ayak izlerine boydan boya bir daha bakmış ve birden bir şey dikkatini çekmiş. Hayat yolunun pek çok bölümünde kumda sadece bir çift ayak izi görülüyormuş ve adam dehşet icinde farketmişki, ayak izleri, teke, hayatının en kötü, en acı anlarında iniyor. Bu keşfi onu fena halde rahatsız etmiş ve Tanrı'ya sormaya karar vermiş. "Tanrım... Eğer sana inanırsam senin yolundan gidersem her zaman yanımda olacağını, her zaman yanıbaşımda yürüyeceğini söylemiştin. Oysa hayat yoluma bakıyorum. En zorlu, en kötü, en acılı anlarımda sadece bir çift ayak izi görüyorum kumda... Anlayamıyorum Tanrım, anlayamıyorum...Hayatın kolay günlerinde yanımda yürüyorsunda, sana en muhtaç olduğum anlarda beni niye terkediyorsun? Tanrı gülümseyerek cevap vermiş.Sevgili, çok sevgili evladım. Ben seni çok sevdim ve hiç terketmedim. Hayat yolundaki o zorlu sınav günlerinde yani en acılı en kötü anlarında kumda hep bir çift ayak izi gördün. Dikkat et! Ayak izleri teke indiğinde derinleşiyor. Çünkü, o sıralar ben, seni kucağımda taşıyordum.

Hknxxx
25-06-2006, 06:01
Panzehir


Tom Hopkins’in bu yanılgıya nasıl düştüğünü henüz anlayamadım. Teyzesinin mirasına konmadan önce tam bir yıl tıp okuluna devam etmiş ve tedavi yöntemlerini iyi bellemişti.

O gece, birlikte yaptığımız bir ziyaretten dönüşte lüks dairesine gitmeden önce Tom bir pipo içip bir iki laf etmek için bana gelmişti. Bir aralık yan odaya geçmiştim.

Tom’un “Billy, izin verirsen iki kinin alayım, hiç keyfim yok, üşüyorum. Galiba soğuk almışım,” diye seslendiğini duydum.

“Tabi. Kinin şişesi ikinci rafta. Okaliptüs şurubundan da bir kaşık aldın mı tamamdır. Keyfin yerine geliverir,” diye cevap verdim.

İşimi bitirince oturduk, pipolarımızı tüttürdük. Sekiz dakika kadar sonra Tom kendinden geçiverdi.

Hemen ilaç dolabına giderek baktım. “Hey Allahın budalası!” diye söylenmeye başladım. Para insanı işte böyle şaşırtır. Afyon hapları kutusu Tom’un bıraktığı gibi kapağı açık duruyordu.

Alt Kattaki genç doktoru seferber ederek iki sokak ilerde oturan ünlü doktor Gales’i çağırttım. Tom Hopkins mesleğe yeni girmiş doktorlar tarafından tedavi edilemeyecek kadar fazla zengindi.

Gales gelince tom’u en pahalı tedaviye başladık. Öteki zorunlu yöntemlerden sonra sık sık sitrat dö kafein ve kahve içirmeye ve aramıza alarak odada aşağı yukarı dolaştırmaya başladık. İhtiyar Gales alacağı dolgun ücreti düşünerek Tom’u çimdiklemeye, tokatlamaya koyuldu. Aşağı kattaki genç doktor da arkasına okkalı bir tekme yerleştirdikten sonra, “İnanın kendimi tutamadım. Ömrümde ilk kez bir milyarder tekmeliyorum. Kim bilir belki bir daha fırsat geçmez” diyerek benden özür diledi.

Bir iki saat sonra doktor Gales, “Tehlikeyi atlattı. Bir saat daha uyutma.. Konuş.. birşeyler anlat. Arada bir salla, uyumasın. Nabız ve nefes düzelince bırakırsın uyusun. Artık sana emanet,” dedi.

Tom’la başbaşa kaldık. Divanın üzerine yatırdığımız yerde gözleri yarı açık bir halde hiç kıpırdamadan yatıyordu. Uyumasına engel olmak için hemen gayrete geldim. Uyanık tutmak için yapılan önerileri yerine getirecektim.

“Koca herif, kıl payı kaldı öteki dünyayı boyluyordun” dedim. “Ama neyse kurtarabildik. Tıp okurken hocaların “Afyon” un “Kinin” şeklinde yazılmadığını öğretmediler mi? Dört hap birden alınmayacağını hiç söylemediler mi? Ama yaptığın bu haltı başına kakacak değilim. Hele bir ayağa kalk. Sen eczacı olmalıymışsın doğrusu, reçetelerini ne güzel hazırlardın!”

Tom hafifçe gülümseyerek alık alık yüzüme baktı.

“Valla.. ke.. kendimi kuş gi.. gibi hissediyorum.. Ender çiçekler.. arasında u..uçan bir kuş.. Bırak u..uyuyayım..” dedi.

İki saniye içinde dalıvermişti. Omuzundan yakalayıp silkeledim.

Şiddetle, “Bana bak bu olmaz işte.. İhtiyar doktor hiç olmazsa bir saat daha uyanık kalman gerektiğini söyledi. Aç gözlerini. Henüz tehlike atlatılmış değil.. Uyan,” deyi çıkıştım.

Tom Hopkins yaklaşık doksan kilodur. Yeniden gülümser gibi yaptı. Daha derin bir uykuya daldı. Onu ayağa kaldırıp gezdirmek istedim. Ama bu bir fille dansetmekten daha zor bir işti. Tom horlamaya başladı. Afyonla zehirlenme hallerinde bu tehlikeli bir durumdur. Beni bir düşüncedir aldı. Tek başıma gövdesini yerinden oynatmam olanaksızdı. Zihnini tahrik edebilirdim.

Aklıma bir düşünce geldi. Kendi kendime, “Kızdırmalı”, dedim. İyi ama nasıl? Kafirin zırhında şu kadarcık olsun bir açıklık yoktu ki. İyi huylu, candan, altın gibi bir çocuktu. Güneş ışığı kadar saf ve tertemiz bir insandı. Güney’den, yüksek ülkülerin, ahlak kurallarının henüz ortadan kalkmadığı bir diyardandı. New-York onu büyülemiş fakat bozmamıştı. Kadınlara karşı eski zamanların şövalyelik devrinde olduğu gibi derin bir saygı besliyordu.

Yaşasın.. Bulmuştum!. Bir iki dakika hayalimde geliştirdim. Tom Hopkins kardeşimize birden böyle bir şaka yapabilmek düşüncesi hoşuma gitmişti. Kendi kendime güldüm. Omuzlarından yakaladığım gibi kulakları sallanıncaya kadar sarstım. Tembel tembel gözlerini açtı. Hakaretçi bir tavır takınarak parmağımı burnuna doğru uzattım.

Açık ve keskin bir ifade ile, “bana baksana,” dedim. “Uzun zamandır dostuz. Fakat bundan sonra senin gibi edepsiz birine kapılarım kapalı!”

Tom, gayet hafif bir ilgi ile baktı. Hiç istifini bozmadan, “Ne o Bill.. Elbiselerin dar mı geliyor yoksa?” diye karşılık verdi.

“Eğer senin yerinde olsam – çok şükür değilim – gözlerimi kapamaktan korkardım,” diye devam ettim. “Güneyde, o ıssız çamlar altında bıraktığın zavallı kızcağız ne oldu? Hala bekliyor değil mi? Lanet olası mirasa konalı beri onu unuttun değil mi? Merak etme, lafımı bilirim. Fakir bir tıp öğrencisi iken onu kendine layık görüyordun, şimdi.. Milyoner olduktan sonra değiştin. Zavallı kız, güneyli soyluların saygı değer kimseler olduklarını sanıyordu. Öyle öğretmişlerdi. Şimdi o acayip centilmenler hakkında kim bilir ne düşünüyordur. Çok merak ediyorum doğrusu! Bu konuyu açmaya mecbur kaldığım için de acınıyorum. Ama ne çare, öyle güzel sakladın ki, rolünü öyle güzel oynadın ki hiç kuşku duymadım. Seni bu gibi düzeysiz hilelerin üstünde sanmıştım.”

Zavallı Tom’un bu sözlerim üzerine uyuşturucu maddenin etkisinden sıyrılmak için çabaladığını gördükçe kendimi gülmekten zor tutuyordum. Açık bir şekilde hiddetlenmişti. Hakkı da vardı. Sade güneyde doğmakla kalmamış, güneylilerin karakterini de almıştı. Hiddetle gözlerini açtı. Arada bir parladıklarını görüyordum. Ama hala afyonun etkisinden kurtulamamıştı. Açık düşünemiyor, konuşamıyor, dili tutuluyordu.

“Se..sen..sen görürsün! Vallahi tepelemezsem.. Tanrı belanı versin..” diye kekeleyerek divandan kalkmaya yeltendi. Çok zayıf düşmüştü. Cüssesine rağmen elimle itiverince düştü. Büsbütün kızarak kapana tutulmuş aslan gibi gözleri hiddetle bakmaya başladı.

Kendi kendime, “Seni koca bunak seni.. Şimdilik bu kadar yeter,” diyerek kalktım, pipomu yaktım. Bu parlak buluşumdan ötürü kendi kendimi kutlayarak bir süre aşağı yukarı dolaştım.

Bir horultu işitince baktım Tom yine dalmış. Yaklaşıp çenesine bir yumruk indirdim. Yüzüme tatlı tatlı, avanak avanak baktı. Pipomu çiğneyerek yeniden açtım ağzımı yumdum gözümü.

Hakaret edercesine, “kendine gelip bir an önce odamdan çekip gitmeni bekliyorum,” diye başladım. “Hakkında neler düşündüğümü söyledim. Eğer sende şu kadarcık namus ve şeref kaldı ise aklını başına alır, bundan sonra onurlu kimselerle ilişki kurmadan önce iyice düşünürsün. Zavallı fakirdi değil mi? Bizim gibi paralı kimseler için biraz alelade ve ilkel değil mi? Beşinci Cadde’de kolunda gezdirmekten utanırsın değil mi? Senin gibilerine bayağının aşağısı derler. Zenginsen başkalarına ne? Kim metelik verir? Benden paso, zavallı kızcağızın da aynı şekilde düşündüğünden eminim. Belki paran olmasaydı biraz adam olurdun. Bu servet seni insanlıktan çıkarmış..”

Sözlerimi daha etkili kılmak için de “..Aynı zamanda zavallı bir kızcağızın saf kalbini kırmış..” diye ekledim.

Kendi kendime, “Tom Hopkins’in böyle bir şey yapmasına hiç olanak var mı ki,” diye düşünürken, “Haydi çabuk ol, bir an önce başımdan defol!” dedim.

Başımı çevirip aynada kendime bir göz attım. Kımıldadığını duyunca hemen döndüm. Doksan kilonun üstüme abanmasını hiç istemiyordum. Fakat Tom şöyle bir dönmüş, kolunu yüzüne örtmüştü.

“Senin hakkında binbir yalan işitsem gene de böyle konuşmazdım. Ama..merak..etme.. Ayağa kal..kar kalkmaz haddini bildireceğim!” dedi.

Daha açık konuşuyordu. Biraz daha açılmıştı. Bu sözleri duyunca utanmadım diyemem. Ama sonra her şeyi anlatacak, beraberce gülüşecektik.

Yirmi dakika içinde Tom derin ve rahat bir uykuya daldı. Nabzına baktım, kalbini dinledim, uyumasına izin verdim. Her şeyi normaldi. Tehlikeyi atlatmıştı. Bitişik odaya geçerek yatağa serildim.

Ertesi sabah uyandığım vakit Tom’u giyinmiş, hazırlanmış buldum. Bütünüyle kendine gelmişti. Sadece sinirleri biraz bozulmuş, dili meşe palamudu gibi pörsümüştü.

Dalgın dalgın, “Amma budalalık ettim ha! Şimdi anımsıyorum, kinini alırken şişe bana biraz garip görünmüştü.. Seni epey uğraştırdım, değil mi?” dedi.

“Hayır, asla.”

Tom geceki olayı unutmuş gibiydi. Onu ayık tutmak için sarfettiğim gayretleri hatırlamadığını sanarak vakayı anlatmaya karar verdim. Sonra, keyfi yerine gelince anlatır, gülüşürüz, diye düşündüm.

Gitmek üzere hazırlandıktan sonra açık kapının önünde durarak elimi sıktı.

Sakin tavırla, “Sana büyük zahmetler verdim,” dedi. “Gösterdiğin ilgiye şükran borçluyum. Söylediklerine de ayrıca teşekkürler ederim. Bahsettiğin kıza telgraf çekmeye gidiyorum” diye ekledi.

Hknxxx
25-06-2006, 06:01
Ölmeyen Sevgi

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikisi de sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti..Onları hiç bir şey ayıramazdı...Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada.Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.Sevdiğine bir şey olamazdı.Onsuz hayat yaşanmazdı ki...O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki Kabristan'a doğru yürümeye başladı..

Hknxxx
25-06-2006, 06:02
Olumlu Israr

Çin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar için güzel bir örnektir. Çinliler bu ağacı şöyle yetiştiriyorlar:
....önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir.Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.Tohum yeniden sulanıp gübrelenir.
Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.
Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.
Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.
Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler.
Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.
Akla gelen ilk soru şudur :
Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı? yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Kuşkusuz ki beş yılda. Büyük bir sabırla ve ısrarla beş yıl süresince, tohum sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edilebilir
miydi?...
Bir başarının şartları her zaman çok basittir:
Bir süre için çalışın, o sürede tahammül edin, dayanıklı olun, başaracağınıza daima inanın ve hiçbir zaman geri dönmeyin..

Hknxxx
25-06-2006, 06:03
Nasıl Kazandık?

Çanakkale kahramanları: 43. Alay 1.P.Tb. 1. bölük
1917 yılı yemek listesi:

Gün: 15 haziran
sabah: üzüm hoşafı
öğle: yok
akşam: yağlı buğday çorbası
ekmek: tam

Gün: 26 haziran
sabah: yok
öğle: yok
akşam: üzüm hoşafı
ekmek: tam

Gün: 18 temmuz
sabah: üzüm hoşafı
öğle: yok
akşam: yok
ekmek: yarım

Gün: 8 ağustos
sabah: yok
öğle: yok
akşam: şekersiz üzüm hoşafı
ekmek: yarım

not: 21 temmuz 1917'den itibaren ordu emriyle ekmek istihkakı 500gr.a indirilmiştir. Çünkü un ve ekmek kalmamıştır.

Bu vatanın nasıl kazanıldığını bilmeyenlere, anlamayanlara ya da anlamak istemeyenlere lütfen anlatınız....

Hknxxx
25-06-2006, 06:03
Mağara

Saatlerdir bu mağarada sürünüyordum. Kayalar birbirine o kadar yakındı ki sırtım, bacaklarım taşlara sürtünüyordu ve her yerimde yaralar oluşuyordu. Durumu kötüleştiren sadece mağaranın darlığı değil, aynı zamanda karanlığıydı. Hiçbir şey görmüyordum, ellerimle yolu anlamaya çalışıyordum, bazen şansıma yol dümdüz oluyordu ama bazen de mağara ani bir dönüş yapıyor ve ben önümü görmediğim için başımı taşlara çarpıyordum. Sanırım tüm vücudumdan kanlar akıyordu ama artık ben bunları hissedemiyordum. Ne zaman buraya gelmiştim, ne zaman bu dar, bu karanlık mağarada ilerlemeye başlamıştım bilmiyordum. Gideceğim yolu göremediğim gibi geldiğim yolu da göremiyordum. Ama gene de şuursuzca ilerlemeye devam ediyordum. Belki bir çıkış yolu vardır diye düşünüyordum. Bir çıkış yolu olmalıydı buradan. Bu mağaranın bir sonu olmalıydı. İlerliyorum. Mağara giderek darlaştı. Eskiden kollarımı oynatabiliyordum şimdi ise sadece omuz hareketleriyle ve ayak bileğimi ileri geri oynatarak hareket edebiliyorum. İlerde belki de burada tamamen sıkışıp kalacağım. Hiç bu kadar zor hareket etmemiştim. Sanırım sona yaklaşıyorum. İstediğim sona değil, korktuğum, inkar ettiğim, kaçınılmaz sona yaklaşıyorum. Nefes sesleri duydum, kendi nefesim değildi, karşımda biri vardı sanki. Ellerimi uzatabildiğim kadar uzattım. Bir şeyler elliyordum. Sanki birinin yüzünü elliyordum. Sonra biri de benim yüzümü ellemeye başladı. Kollarımız daracık alanda çarpışıyordu. Karşımda biri vardı, canlı biri, bir insan belki de bir hayvan. ‘’Kimsin?‘’ diye sordum. ‘’Kimsin?’’ diye sordu. Bir insan, benim gibi biri! Aynı mağaradaydık. ‘’Ne işin var burada?‘’ diye sordum. ‘’Ne işin var burada?’’ diye sordu. ‘’Saatlerdir burada ilerliyorum, geri dönmelisin arkada çıkış yok‘’ dedim. Dediklerimi tekrarladı. ‘’Bana niye inanmıyorsun’’ dedim ‘’Yok işte çıkış falan, arkamda‘’. ‘’Asıl benim geldiğim yerde çıkış yok’’ dedi ‘’İleride çıkış olmalı, çekil de kurtulayım buradan‘’. Sinirlenmeye başladım. ‘’Ben oraya geri dönmem’’ dedim ‘’Çıkış yolu senin geldiğin yerde’’ Karşımdaki ‘’Hayır değil‘’ dedi. Geri gitmeyecektim ve eminim ki o da geri gitmeyecekti. Gitmedi de, saatlerce karanlık mağaranın bu en dar kısmında sıkışıp kaldık. Hiç konuşmadık. Kurtuluşumu engelleyen kişiyle konuşmak istemiyordum. Eminim o da böyle düşünüyordu. Sonra bir ara benimle aynı kaderi paylaşan kişinin kim olduğunu öğrenmek istedim. ‘’Kimsin?‘’ diye tekrar sordum. Adımı söyledi. Soyadımı söyledi. Kendimle karşı karşıyaydım ve bu mağarada sıkışıp kalmıştım.

Hknxxx
27-06-2006, 03:56
Acele Karar Vermeyin

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Hknxxx
27-06-2006, 03:56
Acı
Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...

Hknxxx
27-06-2006, 03:57
Acılara Ben Kefilim

Gözlerinin hasretinde yüregim bosluklarda sesini arıyor...Yankılansa sesin odama ve gözlerin geceme yıldız misali düşse yeter bana..Baska bir sey istemiyorum....Bir tek gülüsün tüm acılarıma iyi gelecek kadar güzel..Ve seninle yasayacagımız güzel günler tüm hayatıma bedel..Bos duvarlara ismini söylüyorum ve seni yıldızlara soruyorum acaba neler yaptı diye...Vurulmusum sana ,gözlerine yanıyorum bir alev topu giibi..Hasretin sanki volkan gibi kösebaslarinda patlıyor..Sensiz düsüncelere dalsam her fikrim kör kursunlara ispat ediyor...Gözlerinden mahrum gecelerim katrana boyanıyor ...Ucurtmalarimi senden haber alır mi diye omuzlarımdan kaldırdım..Yüregimi göcmen kuslarla sana yolladim..Bos gelmeyeceklerdi biliyorum...Yüregini ve gözlerini bırakacaklardı avuclarıma...

Acıların yarınlarda müjde kokan ciceklerdi..Düsünsene karların altındaki citlenbikleri...Aylarca toprakla kar arasında kalırlar..Ama içlerinde hicbir zaman umutsuzluguna yenilmezler.Yaprakları hazani andırsa da icindeki umutlarını sererler dudaklarına..Bahar oldu mu nazlı bir gelin gibi günesin koynuna girerler.. Tüm umutlarını günesle sevda kokan yüreklere sererler...Aynı o misal sende hicbirseye yenilmeyeceksin..Yarınlarını bahar addedip icindeki sevgi yapraklarını yüregime sunacaksin..Her yapragıda ölümüne sevdanin naif durusunu, yalnızlıga karsi dik baslılıgını ve acılara karsı metanetini görecegim..Gördükce sımsıkı saracagım seni..Bırakmayacagim seni acıların kollarına ...Bu kadar kolay pes etmeyecektik fani yaralarımıza...İyilesmesi yılları sürecek acılarına ben her gün nefesimle merhem olacagim..Yavas yavas iyileseceksin...her güneste sana umutları bırakacagim ve gözlerin dünden daha iyi parlıyorsa o zaman daha cok saracagim iyilesmen icin...Tüm acılarina ben kefilim..Yeter ki sen mutluluklara gülümse.

Hknxxx
27-06-2006, 03:57
Ada Sahibi ya da Ada Olmak

Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?

Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde ve...

Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?

Hknxxx
27-06-2006, 03:58
Affet Babacıığım

Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

Hknxxx
27-06-2006, 03:58
Affın Erdemi

Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış.

Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş ,
“ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”.

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş.

Hknxxx
27-06-2006, 03:59
Ağladığımda Mendilim Ol

Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim bembeyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip duruyor. Yokluğun cehennemim, yokluğun zifiri karanlığım, zindanım oldu. Belki, bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde binbir umut yeşertip ve ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bir bilsen seni ne kadar çok özlediğimi; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin bana...

İçim özleminle nasıl dolup taşıyor, özleminle nasıl tutuşuyor bir bilsen. Yüreğimin bütün bentleri paramparça sensiz. Şimdi yüreğimin her kıyısından özlem sızıyor. Yüreğime de söz geçiremiyorum artık. Biz bu dünyada seninle çıkarsız, yalansız, hilesiz hesapsız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın da kıpkızıl resmini de çizerek; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle hilesiz sevmiştik.

Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik birbirimizi. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik sevdalara, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize.

Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen, biz yine de yüreğimizde hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, kirletmeden umutlarımızı bekledik...

Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum. Her seher uyanınca dağların esen rüzgarlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir yada söndürür diye yüreğimdeki özlemin ateşini...

Her gece menekşe rengi gözlerini demledim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demledim. Ne çok severdin yayla yollarında türküler söylemeyi, ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece, insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işleyen sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda , paylaştığımız ümit dolu tatlı hayalleímiz.

Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlanmak yoktu, geriye dönmek hiç yoktu. Zor