bibi2
03-08-2006, 05:29
[Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler] ([Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler])
Elveda! Küsmenin en derin mânâsıyla, kehribar kaygılarımın gül-ü rânâsıyla ve ruhumun ecel tegannilerine bahşedilmiş kurşunî cinasıyla… Sular yokuş yukarı akmıyor… Zaman, çiğnenen hatırların yüzüne dahi bakmıyor… Ve, çerağın dingin kıvılcımları artık o dildâr için efkâr sigaraları yakmıyor!
Sürmeli diyârından kalma bir tahayyülle… Hayır, hayır! O vakitlerden kalma bir haleti ruhiye ile yazılmıyor bu satırlar! Neden yazıldığı muâmmâdan ibaret görünse de, aklı ve gönlü erginlerin kıyasında boylu boyunca âşikâr…
“Yazıp bir nâme göz yaşı ile ol dil-dâre gönderdim
Serîr-i hüsne, yâni şâh olan ser-dâre gönderdim”1
Veda niyetine kalem son defa kağıt üzerinde yürüyor bu gece! Yürümek mi? Hayır! Zavallı kalem, eline fazla gelen gönlün elinde sürünüyor bu defa! Kalem, kalemliğinden bıkmış bu elde… Ve dahi her seher kulakları değil kalbi çınlayan o belde… İnsaf dilenmenin gârâbetinden sıyrılıp, cefâ makamında gam postuna oturmak için soyunulmuş bir hırkadan öte nedir ki aşk? Yaşayamadıklarını yazanların hazanıdır satır arası hengâmeler… Sabahı bekleyen melodilerin iç yakan tarafıyla başı dönen saatlerden davacıyım… Hep acı çekerek eriştiğim bu noktadan bakarken aynaların yüzüne, aynalarda çöküşünü kutlayan bir acıyım! Kendimi tarif etmekten bitkin düştüğüm şu lahza, nihai tarifime sokuluyor kelimeler… O kelimeler ki, şimdi lime limeler! Duyun ey âlem-i insanlık… Bendeniz bir garip dağ başını mesken tutmuş, tebessümlere sebep teşkil edecek her ne var ise artık unutmuş ve zavallı dallarını poyrazların tecavüzüyle kurutmuş yalnız bir ardıç ağacıyım!
“Gönül tifline ders verdim kitâb-ı hüsnünü, billah,
Ser-i kûyinde helvet etmeye tekrâre gönderdim”2
Veda makamında, sevda tepelerinde tepelenmiş bir dîlden bir tuhaf şarkıdır şu ân duyduğunuz! Kuzum sizin hiç, bilmem kaç fersah yüksekten, dikenlerle kaplanmış bir zemine çakıldı mı hayal kuğunuz? Peki gönül dediğiniz virâneye söz geçiremeyip de, yerden yere vuruldu mu cân şişeniz? Hiç! Hiç, varlığınızdan da daha büyük kesildi mi gönül endişeniz? Hem… Siz bilir misiniz ki; hicrânın tapu memurları tarafından parsellenmiş bir yüreciğin, naftalin kokan mazi iklimlerinden devşirilmiş bulutlarla birlikte yağmasını yadırgayanlara, söylenebilecek yegâne sözün ne olduğunu? Rivâyet etmeye lüzum yok gayrı, bir lüzumsuz yüzünden başka bir lüzumsuzun günbegün solduğunu!
“Ne hâcet hâlimi yazmag ki, gâyet de perîşândır,
Onu şerh etmeğe yâre dil-i sedpâre gönderdim”3
Sazımın teli koptu ey bîvefâ yâr! Senin derdini yüklediğim sazın teli koptu! Sandım ki o ân, kıyâmet koptu… Çevgân edilmiş mevzuların tırnağı geçti nefesime… Gök, çene kapattı âvâzıma… Bende ruhumun ceviz kapılarını sürgüledim belli belirsiz… Kaldırımlarla tutuştuğum kavgayı patikalar kazandı! Öyle ki, hâl diyerek terennüm ettiğim hâl-i garip, son mukavim nazarımı kaynattığım kazandı! O sözler, o gözler ve deliren gecelere yamanan gündüzler, sözün fevkinde bir ateş-i sûzândı… Maniler dağ kesildi ya, mani-i hakikat, dikenli tellerle sarmalanmış bir bahçede, saçlarını savurarak gezinen suizândı…
“Sirişk-i lâle-gûnun dânesin dâmânime yığdım,
Bunu bir töhfe bildim, gözleri humâre gönderdim”4
Elveda! Bu nidâyı savurmama sebep, henüz küçük bir afacan iken sihrine tutulduğum ilham güzelinin has sevgilileri, yani şairler kervanının yol başçılarını tam mânâsıyla anlamış bulunmamdır. Masal diyerek baştan savılan gönlümün, masalların incitilmediği yere hicretidir. Tebdil mekânların, ruha ferah vereceği fikriyle çıkılan bir uzun yoldur gittiğim… Ve hakikat! Naz ikliminde, giyotinlerin nefesiyle azar azar bittiğim…
“Bi hemdillah ki, Vâgif hasretinden öldü gurtuldu,
Uçurdum cân guşun, ey gül, sizin gülzâre gönderdim”5
Veda… Bu sözü zikrederek terk-i diyâr ve dahi terk-i âlem eyleyen aşıkların nâmı mıdır şühedâ? Hûdâ bilir dilşâdım… Kurban olduğum Hûdâ! Baht ki, tevellüt vâki olalı beri derin uykuda… Akıl dânesi bir fâni korkuda… Şimdi inlerim neyler gibi, dilime pelesenk olmuş o bedbîn şarkıda:
Bu puslu sabahların yorgunuyum küçüğüm,
Bir imkânsız sevdânın vurgunuyum küçüğüm…
Dağların çilesiyle dertlenip kahrolurken,
Bu uğursuz ellerin kırgınıyım küçüğüm…
Şifâsız bir yaradır ben dediğim âh o ben!
Bir ömür saadetin sürgünüyüm küçüğüm…
İthâm eden o gözler bilmem anlar mı hâlden?
Gözyaşı takviminin her günüyüm küçüğüm…
Bayâtî’yem suların durgunuyum küçüğüm,
Bir imkânsız sevdânın vurgunuyum küçüğüm…
ALINTI
Elveda! Küsmenin en derin mânâsıyla, kehribar kaygılarımın gül-ü rânâsıyla ve ruhumun ecel tegannilerine bahşedilmiş kurşunî cinasıyla… Sular yokuş yukarı akmıyor… Zaman, çiğnenen hatırların yüzüne dahi bakmıyor… Ve, çerağın dingin kıvılcımları artık o dildâr için efkâr sigaraları yakmıyor!
Sürmeli diyârından kalma bir tahayyülle… Hayır, hayır! O vakitlerden kalma bir haleti ruhiye ile yazılmıyor bu satırlar! Neden yazıldığı muâmmâdan ibaret görünse de, aklı ve gönlü erginlerin kıyasında boylu boyunca âşikâr…
“Yazıp bir nâme göz yaşı ile ol dil-dâre gönderdim
Serîr-i hüsne, yâni şâh olan ser-dâre gönderdim”1
Veda niyetine kalem son defa kağıt üzerinde yürüyor bu gece! Yürümek mi? Hayır! Zavallı kalem, eline fazla gelen gönlün elinde sürünüyor bu defa! Kalem, kalemliğinden bıkmış bu elde… Ve dahi her seher kulakları değil kalbi çınlayan o belde… İnsaf dilenmenin gârâbetinden sıyrılıp, cefâ makamında gam postuna oturmak için soyunulmuş bir hırkadan öte nedir ki aşk? Yaşayamadıklarını yazanların hazanıdır satır arası hengâmeler… Sabahı bekleyen melodilerin iç yakan tarafıyla başı dönen saatlerden davacıyım… Hep acı çekerek eriştiğim bu noktadan bakarken aynaların yüzüne, aynalarda çöküşünü kutlayan bir acıyım! Kendimi tarif etmekten bitkin düştüğüm şu lahza, nihai tarifime sokuluyor kelimeler… O kelimeler ki, şimdi lime limeler! Duyun ey âlem-i insanlık… Bendeniz bir garip dağ başını mesken tutmuş, tebessümlere sebep teşkil edecek her ne var ise artık unutmuş ve zavallı dallarını poyrazların tecavüzüyle kurutmuş yalnız bir ardıç ağacıyım!
“Gönül tifline ders verdim kitâb-ı hüsnünü, billah,
Ser-i kûyinde helvet etmeye tekrâre gönderdim”2
Veda makamında, sevda tepelerinde tepelenmiş bir dîlden bir tuhaf şarkıdır şu ân duyduğunuz! Kuzum sizin hiç, bilmem kaç fersah yüksekten, dikenlerle kaplanmış bir zemine çakıldı mı hayal kuğunuz? Peki gönül dediğiniz virâneye söz geçiremeyip de, yerden yere vuruldu mu cân şişeniz? Hiç! Hiç, varlığınızdan da daha büyük kesildi mi gönül endişeniz? Hem… Siz bilir misiniz ki; hicrânın tapu memurları tarafından parsellenmiş bir yüreciğin, naftalin kokan mazi iklimlerinden devşirilmiş bulutlarla birlikte yağmasını yadırgayanlara, söylenebilecek yegâne sözün ne olduğunu? Rivâyet etmeye lüzum yok gayrı, bir lüzumsuz yüzünden başka bir lüzumsuzun günbegün solduğunu!
“Ne hâcet hâlimi yazmag ki, gâyet de perîşândır,
Onu şerh etmeğe yâre dil-i sedpâre gönderdim”3
Sazımın teli koptu ey bîvefâ yâr! Senin derdini yüklediğim sazın teli koptu! Sandım ki o ân, kıyâmet koptu… Çevgân edilmiş mevzuların tırnağı geçti nefesime… Gök, çene kapattı âvâzıma… Bende ruhumun ceviz kapılarını sürgüledim belli belirsiz… Kaldırımlarla tutuştuğum kavgayı patikalar kazandı! Öyle ki, hâl diyerek terennüm ettiğim hâl-i garip, son mukavim nazarımı kaynattığım kazandı! O sözler, o gözler ve deliren gecelere yamanan gündüzler, sözün fevkinde bir ateş-i sûzândı… Maniler dağ kesildi ya, mani-i hakikat, dikenli tellerle sarmalanmış bir bahçede, saçlarını savurarak gezinen suizândı…
“Sirişk-i lâle-gûnun dânesin dâmânime yığdım,
Bunu bir töhfe bildim, gözleri humâre gönderdim”4
Elveda! Bu nidâyı savurmama sebep, henüz küçük bir afacan iken sihrine tutulduğum ilham güzelinin has sevgilileri, yani şairler kervanının yol başçılarını tam mânâsıyla anlamış bulunmamdır. Masal diyerek baştan savılan gönlümün, masalların incitilmediği yere hicretidir. Tebdil mekânların, ruha ferah vereceği fikriyle çıkılan bir uzun yoldur gittiğim… Ve hakikat! Naz ikliminde, giyotinlerin nefesiyle azar azar bittiğim…
“Bi hemdillah ki, Vâgif hasretinden öldü gurtuldu,
Uçurdum cân guşun, ey gül, sizin gülzâre gönderdim”5
Veda… Bu sözü zikrederek terk-i diyâr ve dahi terk-i âlem eyleyen aşıkların nâmı mıdır şühedâ? Hûdâ bilir dilşâdım… Kurban olduğum Hûdâ! Baht ki, tevellüt vâki olalı beri derin uykuda… Akıl dânesi bir fâni korkuda… Şimdi inlerim neyler gibi, dilime pelesenk olmuş o bedbîn şarkıda:
Bu puslu sabahların yorgunuyum küçüğüm,
Bir imkânsız sevdânın vurgunuyum küçüğüm…
Dağların çilesiyle dertlenip kahrolurken,
Bu uğursuz ellerin kırgınıyım küçüğüm…
Şifâsız bir yaradır ben dediğim âh o ben!
Bir ömür saadetin sürgünüyüm küçüğüm…
İthâm eden o gözler bilmem anlar mı hâlden?
Gözyaşı takviminin her günüyüm küçüğüm…
Bayâtî’yem suların durgunuyum küçüğüm,
Bir imkânsız sevdânın vurgunuyum küçüğüm…
ALINTI
