!
FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN
FORUMA GİT
: Gönül
Başlangıcında bulunduğumuz 21. yüzyılda insanlık, tarihinde hiç yaşamadığı bazı temel değişimlerden
geçiyor.
Bir yandan iletişim alanında gerçekleşen yenilikler, maddi ve manevi " küreselleşme " yi
hızlandırırken, diğer yandan da enformatik alanında ki ilerlemeler, insan zihnini gittikçe artan bir
oranda, her türlü " bilgi " ile dolduruyor. Tüketim toplumunun, " tüketilmek " için sundukları,
isteklerimizi arttırdığı için, ne istediğimizi bilemez hale geliyor ve bir yandan öfke ile dünyanın
sunduğu imkânları tüketirken bir yandan da kendi kendimizi " tüketiyoruz".
Dünyaya yönelik istek ve arzuların zihnimizdeki " gürültüsü ", bizlere asıl yaratılış gayesini, asli
duygularımızı unutturuyor. Aslında bilgelik ve sevgi dolu olması gereken zihnimizi, yüzeyi ayna gibi
dümdüz sakin bir göle benzetirsek, sanki bu göl, dolu yağmuruna tutulmuş gibi, artık çevredeki
güzellikleri yansıtmaz hale geliyor. Refah içerisinde olsak bile, " istek fazlası " zihnimizi aşırı
yorduğu için, mutsuzlaşıyor, hayatın ve varoluşumuzun anlamını yitiriyoruz. Yitirdiğimiz anlam,
yerini, yok etmeye yani tüketmeye yönelik bir varoluş tarzına bırakıyor. Kaybettiğimiz anlamı
aramanın başka yönleri ise, aşırı haz arayışı ( hedonizm ) veya zihin uyuşturması yani maddi veya
davranışsal bağımlılık. Ama sonuçta tüm bu arayışlar, sanki çıkışı olmayan çıkmaz sokaklar...
Bırakın maddiyatı, maneviyat arayışımız bile bir tür tüketime dönüşebiliyor, her türlü manevi
bilgilerle yüklenmiş zihnimiz, farkına varmadan kendi kendine tapar hale gelebiliyor ve gerçek
maneviyatın insanlığa hizmet olduğunu gözardı edebiliyoruz. Evet sanki topluca, kollektiv bir rüya
yaşıyoruz... .
Eğer bu rüyadan uyanmak, varoluş acımızı azaltmak, yasımız ve kaygılarımızı aşmak istiyorsak,
hayatımızda " birşeyleri " değiştirmemiz gerekir. İşte bu " değişim " öncesi hazırlık döneminde,
zihin temizliği önem kazanır. Boşalmış, temizlenmiş zihinle hem dünya ilişkilerimizde hem insan
ilişkilerimizde, hem de kendimizle olan dialog'da daha saf, daha berrak hâle gelebiliriz.
Sezgilerimiz, yaratıcı düşüncemiz harekete geçer, sisler arasından güneş çıkar. Temizlenmiş zihnin
nihâi amaç olduğunu düşünmek ise içinde bahar temizliği yapılmış boş bir eve benzer. Ev insanla,
muhabbetle, sevgiyle, hizmetle, hoşgörüyle canlanır, temizlik bir işe yarar. Boşalmış zihne aşık
olmak, ileride göreceğimiz gibi bir " hâl aşkıdır " ( beeing in love with a psychological state ).
Bir kanadı bağlanmış kuştur, tek kanatlı kuş uçamaz. Ama insan hep daha yükseklere varmak için
yaratılmıştır.
İnsan zamansal olarak düşüncelerini 3 yönde yoğunlaştırabilir, geçmiş, gelecek ve içinde yaşadığımız
bu an. Ama insan hep daha yükseklere varmak için yaratılmıştır.
Şu içinde bulunduğumuz ândan düşüncesel olarak ya geleceğe ya da geçmişe doğru bir yolculuğa
çıkabiliriz. Bu zihinsel yolculukta geçmişe gidersek ya güzel hatıralar yada acı veren anılar ile
karşılaşırız.Güzel hatıralar baştan çok güzel gelse de, onları tekrardan yaşama isteği mümkün
olmayınca ( çünkü geçmiş geçmiştir ), gönlümüzü onları yitirmiş olmanın sızısı sarar.
Acı veren anılar, acı verirler, çünkü :
Tekrarlar kaygısı
Kötü kader inancı
Utanç
Yetersizlik duyguları
Öfke
Suçluluk duyguları
Öç alma isteği
Anlamsızlık / ümitsizlik
gibi duyguları beraberlerinde getirebilirler.
Geleceğe yönelik bir düşünsel yolculuğa çıkarsak ( tasarımlar ), belirsizliğin hüküm sürdüğü bir
boyuta dalarız.
Hiçbir şey tam tamına " olabilir " değildir, yüzde yüz öngörülemez ve bu belirsizlik içimizde kaygı
yaratır. Eğer düşünce dengemizde gelecek ağır basıyorsa, ânı yaşayamamanın bedelini kaygı ile
öderiz. Aslında somut bir dayanağı olmayan bu kaygı ( gelecek güzel de olabilir! ) içinde
bulunduğumuz bu âna bulaşır ve aşırı temkinli olup, ânın sorumluluğunu taşımaktan kaçınırız. Ama
insan hep daha yükseklere varmak için yaratılmıştır.
Her yeni ân, nefes alıp verişimiz gibi, bize hayat, coşku, güç veren kusursuz bir oluştur, kusurlu
olmasını görmemiz sadece geçmişle yaptığımız kıyaslamadan ve öğrenme sürecinden kaynaklanır.
Geleceğin kaygısı bulaşırsa bu ân, karamsarlık, ümitsizlik, güvensizlik, yetersizlik, acı, isyan,
öfke, nefret, doğurabilir. Halbuki tüm bu duygular bu âna ait değillerdir, geçmiş ve geleceğin
parazitleridir.
İşte tefekkür - meditasyon gelecek ve geçmiş zamanın esiri olan insan düşüncesini bu içinde
yaşadığımız âna yoğunlaştıran metodlardır. Ama insan hep daha yükseklere varmak için yaratılmıştır.
Bu sorunun yanıtı maalesef evet. Gittikçe ân bilincinden koparak varoluşumuzun ağırlık noktası
geleceğe kayıyor. Nedeni ise maddeci değerler üzerine kurulmuş modern toplumların insana sunduğu arz
fazlası. Tarihin hiçbir döneminde insan, bu denli bir madde ârzı ile karşılaşmadı. Çağımızın en
değerli Kur'an araştırmacılarından birisi olan M.Esed'in bu konuda yaşadığı bir olayı ve görüşlerini
kısaca aktarıyorum.
Bir gün Berlin metrosunda seyahat ederken gördüğü yüzlerin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir
acıyla kasılı olduğunu müşahade etti. Duyduğu sarsıntıyla bunu yanındaki Elsa'ya açtı. Elsa
şaşkınlıkla " Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki … Acaba kendileri bunun farkındalar mı ? "
cevabıyla onu tasdik etti. Esed bu acıları ve ıstırapları insanların gerçeksiz, inançsız ve
fasılasızca refah içinde olmalarına bağlar. Eve döndüklerinde masada açık kalmış Mushaf'ı gördü.
Kapatıp kaldırmak için uzandığında gözü Tekâsür sûresine ilişti. Ama insan hep daha yükseklere
varmak için yaratılmıştır.
Bir aç-gözlülük saplantısı içindesiniz,
Mezarlarınıza girinceye dek (süren).
Ama zamanı geldiğinde anlayacaksınız!
Evet, evet! Zamanı geldiğinde anlayacaksınınz!
Hayır, (onu) tartışılmaz bir kesinlikle anlasaydınız,
(Cehennemin) yakıcı ateşini mutlaka görürdünüz!
Sonunda onu keskin bir gözle mutlaka göreceksiniz :
ve o Gün hayatın nimetleri (ne karşı yaptıklarınız) için
mutlaka sorguya çekileceksiniz!
Tüketim toplumu baş döndürücü bir hızla, varlığı hayatımız için zaruri olmayan nesneleri, hayat
tarzlarını, sözde haz ve güvenceleri bizlere neredeyse zorla sunuyor. Zihnimiz sözde " istenmesi
gereken " şeylerle dolduruluyor. Bırakın bilinci, TV reklamlarında bilinçaltımızı bile etkileyecek
metodlar geliştiriliyor. ( mesela, gözle hemen farkedilemeyen film karecikleri…) Ama insan hep daha
yükseklere varmak için yaratılmıştır.
Dünyaya yönelik istek ve arzuların zihnimizdeki " gürültüsü " bizlere asıl yaratılış gayesini,
sonsuz olan aslî duygularımızı unutturuyor. Tüm bu istek fırtınası içinde kaygı artıyor, doyumsuzluk
refahın artışı ile azalmıyor, çoğalıyor. Burada sizlere " istemenin " 2 değişik yönünü basit bir
şema ile anlatmak istiyorum.
Şemada bir yukarıya yönelik dikey istek yönü hayal edin, o ân ne getiriyorsa eyvallah. ( yanlış
anlaşılma olmasın, oturduğu yerden hiçbir çaba göstermeden miskin bir hayat tarzı ile " istememeyi "
amaçlayın demiyorum, fazla isteğin karşıtı olarak kanâat varoluş konumundan söz ediyorum ) Birde "
aşağı " doğru yönelen istekler dizisi ( dünyevi istekler, hırs, tamah ) gözlemliyoruz, bu istekler
dizisi " kaygı çukuruna " dalıyor, yani istedikçe daha derine batıyoruz.
İstemenin " anatomi " si ni açıklayalım :
Peki ne zaman istenir? Özne kendisinde birşeyin eksik olduğuna inandığında seçici dikkatini devreye
sokarak eksikliği giderecek nesneyi arar.
Ama çelişki - paradoks burada başlar, özne nesneye vardığında bir süre sonra sıkılmaya başlar, bıkar
ve bir başka sözde eksikliğinin farkına varır. Bu " bıkkınlığın " nedeni ne olabilir, niçin insan
değişik oranlarda " doyumsuz " dur? Bıkkınlık vardığı eşyanın hakikatini ( aslını, nûrunu, özünü,
mükemmelliğini vs…) görememekten kaynaklanır. Özne aslında o hakikati aramaktadır.
İslâm'da bu kabuğu değil, " aslı " görmeye " hikmet " denir. Bu aslı, hakikati göremezse insan,
arayışına devam eder ve başka bir " eksikliği " tamamlamak için yeni bir nesne arar.Ve " nesnesini "
bulduğunda yeni bir nesneye yönelir ve bu süreç ömür boyu sürer gider.
Gönül Uyandirma Yani meditasyon nedir ?
Düşüncenin zaman içerisindeki akış yönünü değiştirerek " anlık görüş " bilincine girmek için yapılan
bir uygulamadır. Dikkat, alıp verilen nefes üzerine odaklaşır, yoğunlaşır ve geçmişin anılarından,
geleceğin kaygılarından etkilenmeyen " anlık görüş " meydana çıkar. Sufiler bu görüşe basiyret
açılması, gönül gözü ile görme derler. Bize göre " gönül uyandırma " dinsel bir uygulama, ibâdet
değil, sadece bir zihin temizleme / psikohijyen metodudur. Temizlenmiş zihinle herşey daha güzel
yapılır.
Gönül Uyandirma Yani gönül gözlerinin acilmasi Metitasyon ile ayni sey midir ?
Bir açıdan evet, " meditare " kelime anlamı olarak " ortayı bulmak " demektir. Geçmiş ve gelecek
zamanın ortasında bulunan ân noktasını bulmak. Bir açıdan ise hayır, çünkü boşalmış zihni, bahar
temizliğinden geçirilmiş bir eve benzetirsek, temizlik sonrası eve " misafir " ( ilâhi tecelliler )
beklenir, gelirse gelir gelmezse sabır edilir. Misafiri ağırlama kuralları vardır, muhabbet
kuralları vardır, muhabbet kanıt, fedakârlık gerektirir. Yoksa evi temizle, derle topla, pencerenin
başına geç ve " oluşu " izle değildir.
" Oluş " un sahibi olduğu ve bizimde bu oluşta " sorumlu " olduğumuz bilincidir. " Misafir "
gelmeyen, davet edilmeyen eve mâzallah çeşitli kılıklara bürünmüş nefs girer ( alt kişiliklerimiz,
ermiş, aydınlanmış rollerine pek rahatça girebilirler ). Biz bu rolleri, " misafir " sanıp bilmeden
kendi kendimizi sever hâle gelebiliriz, bunun adı İslâm'da gizli şirk'tir. " Gönül uyandırma " nın
tehlikelerinde bu konuyu daha derinliğine sunacağım. Bilmemiz gereken şey " Gönül uyandırma " nın
biz müslümanlar, inananlar için amaç değil tefekkür, namaz, zikir, dua için bir ön hazırlık
aracı,bizi gecmisimizden gelecegimizden kurtaran o ani yasatan en muhtesem uygulama namazdaki SECDE
anidir
Dikkat edin, başınızı secdeye koyduğunuzda kısa bir süre için olsa bile bu zaman aşılır, sonsuzlukla
temas edilir. İkinci sırada Kâmil Mürşid'in nazarı ve sohbeti gelir. Yaşayanlar bilirler böyle bir
ortamda saatler, dakikalar gibi geçer. Kelime-i Tevhid, İsm-i Celâl ve diğer esma zikirleri de,
gönülle yapıldıkları takdirde, bizleri yine anlık görüş bilincine getirirler. Kur'an kıraati de eğer
gönülle yapılırsa bizi o nûrani âleme sokar. Gönülle yapılırsa diyorum çünkü otomatikleşmiş
uygulamalarda tehlike, dil söylerken, aklın başka yönlere kayabileceğidir. İnsan zihni şaşırtıcı
yeteneklere sahiptir.
Yoğun bir dönemden sonra tercüme yaparken uyuduğumu hatırlarım, uyuduğunu nasıl bildin derseniz,
rüya görüyordum ! Son olarak hasta, yaşlı, yetim, muhtaçlara hizmet çok şaşırtıcı bir hızla bizi
zaman tuzağından kurtarır ve içinde bulunduğumuz ânı olağanüstü yoğunlukta yaşatır. Ama dinsel
uygulamaların dışında tüm insanlık oldum olası hep bu " ân hasretini " yaşamış ve yüklenmiş
zihinleri boşaltmak istemiştir. En basit örneği gözlerin dalmasıdır, " nereye gittin " deriz, hiç
buradaydım yanıtını alırız.
Yorgun bir çalışma gününün ardından köy meydanında yakılan bir ateş, etrafında yapılan sohbetler,
söylenen şarkılar … Dağda odun toplarken kuşların cıvıltısı ve rüzgârın ağaçlardaki hışırtısı ile
ferahlayan gönüller. Pazar yerinde bakırcının çekicinin ritmik vuruşları ile dalan gözler …
Deniz kenarında günbatımını seyr eylerken yaşanan coşku ve huzur. Tüm yönleri ile musîki, san'at,
şiir hep aynı amacı gütmüş, bizlere şifresini çözemediğimiz, görünen dünyanın ardındaki ahengi,
saflığı, duruluğu, güzelliği yaşatmıştır. Düşünceler dünyanın ard arda gelen ses, renk, şekil
fırtınasından kurtulunca, gönüllerdeki zaten var olan huzur, sükûnet yüzeye çıkınca, insanlar bu kez
dünyanın lâtif derinliklerine dalarak - tefekkür ederek - görünenin ardındaki sırrı çözmeye
çalışmışlar.
Tefekkür derinliğine düşünme demektir Zaman ok istikametinde akar ama düşüncelerimiz ile zamanın bu
kuralını bozarak her iki istikamette hayal kurabiliriz. Geçmişten gelen anılar ( ve geleceğe yönelik
isteklerin oluşturduğu dalgacıklar ân bilinci gölünün dümdüz yüzeyini dalgalandırır, dipteki tortu
(bilinçdışında depolanmış veriler) yukarı çıkar, su bulanır. Ân bilincinin böyle bulanıklaşmasıyla,
duyu organlarımızda bir kusur olmamasına rağmen, görürüz ama göremeyiz, duyarız ama duyamayız.
Diyelim bir " mucize " oldu, geçmişten ve gelecek hayallerinden gelen uyaranlar azaldı, kesildi ve o
gölün yüzeyi sakinleşti, dümdüz oldu. İşte zihnimizin bu hâle gelmesi, tefekkürün başlangıcıdır. "
Gönül uyandırma " ise suyun yüzeyini sakinleştirme, tortuların dibe çökmesine yol açan hazırlık
safhası.
Peki bu duruma geldiğimizde düşünce var mı derseniz, evet var, yoksa tefekkür mümkün olmazdı. Ama bu
tür düşünce artık gittikçe artan oranlarda bildiğimiz tarzda bir düşünce değil. Eğer yeterince bu
âna yoğunlaşıp, geçmişten gelen parazitleri ve geleceğe yönelik istekleri azaltabilmişsek, dünyayı
ve çevremizdeki eşyayı sanki ilk kez görüyormuş gibi yaşayabiliriz. Mesela hayatının ilk kırmızı
elmasını gören bir bebek gibi … ( bildiğiniz gibi tanımlama, algıladığımız bir nesneyi daha önce
gördüğümüz bir nesne ile karşılaştırmadır ) Bu tür düşünce, hadi gelin - gönül düşüncesi - diyelim,
geleceğe yansıması olmadığı için ( çünkü istek yok ), kaygı taşımayan bir düşüncedir. Bu nokta
özellikle müzmin kaygı duyguları taşıyan insanlar için önemli, çünkü bu insanlarda her nesne, her
olay kaygı dolu çağrışımlara neden olur.
Demek ki düşüncelerimizin zaman içerisindeki akışını ( geçmiş ve geleceğe ) denetleyebilirsek,
duygularımız daha berraklaşır, sanki " varoluşumuzun ince ayarı " gerçekleşmiş olur. Şimdi yeniden
ayarlanmış duyularımız ile bu yeni tür düşünce tarzının, gönül düşüncesinin, içinde yaşadığımız
karanlık dünyada, ışık tutabileceği yönlere bakalım. Gönül düşüncesinin aydınlatabileceği 2 temel
yön olabilir, iç ve dış dünyalarımız. ( kendi iç âlemimiz ve çevremizdeki insanlar, nesneler,
kavramlar vs… )
Önce derin tefekkür halinde dış dünya nasıl görülebilir, âriflerden duyduklarımıza ve okuduklarımıza
dayanarak birkaç örnek verelim . Diyorlar ki :
Yukarıda sözünü ettiğimiz " göl " ün yani gönlün yüzeyi ayna gibi olunca, gönül hem görür hem de
ayna gibi yansıtır.
" Ben tamamiyle göz olan bir aynayım. " ( Mevlana )
Karşımızda duran bir gülü hem görürüz, hemde o gül oluruz ! Ân bilincinde, gönül gözü açıldığında,
eğer daha " gül " diyebileceğimiz bir tanımlama varsa, bu tanımlama artık ayrıntısal değil, tümcel
olur. Gül tüm güllüğü ile evrende başka bir şey yokmuş gibi, sanki olabileceklerin tümü o gülmüş
gibi yaşanır. Tüm evren o gül ve tabii bizde o " gül " oluruz ( ayna bilinç ).
Ne geçmişin anılarını ne de geleceğin beklenti ve kaygılarını o çiçeğe yansıttığımız için, gülün
bizim önümüzde, tüm gizilgücü ile varolmasına izin vermiş oluruz. Ama " Aaa!... gül oldum "
dediğimiz anda, yani rasyonel akıl devreye girdiği anda, bu görüş hemen bozulur. Bakın tefekkür
yoluyla bir gül bizi nerelere götürdü. Bir başka örnek verelim, Bu kez yine Kur'an dan bir bölüm
alacağız. Bilindiği gibi 89. Sûre indikten sonra Allah Resulü ( sav ) belirli bir süre hiçbir vahiy
almadı. Ve bu suskunluk döneminin sonunda Duha Sûresi nazil oldu. İlk 3. âyeti alıyorum.
Aydınlık sabahı düşün ve durgun karanlık geceyi
Rabbin seni ne unuttu, ne de darıldı.
Öteki dünya senin için ( hayatının ) bu ilk bölümünden daha iyi olacak !
Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana ( kalbinden geçeni ) bağışlayacak ve seni hoşnut
kılacak.
O seni yetim bulup bir sığınak vermedi mi ?
( M.Esed 93 / 1-2-3 )
Şimdi derin tefekkür halinde, önce karanlık geceyi tasavvur edelim ve yukarıda verdiğim o gül
örneğinde olduğu gibi, o karanlık gece olalım. İçimizde gecenin tüm sesleri, tüm ürkütücülüğü, tüm
gizemi, tüm bilinmezliği, tüm doğurganlığı gerçekleşsin. Bir süre belki 10 - 15 dakika gecenin
derinliğini tekrar tekrar yaşayalım. Sadece gece ve içindeki sesler, yankılar … ve duygular …
Ve yavaş yavaş o karanlık gece aydınlansın, karşıki dağların arasından güneş doğsun.
Ve şimdi tüm parıltısı, doğurganlığı, coşkusu, sesleri, kokuları ile sabah olalım. Tüm varlığımızda
sabahtan başka hiçbir şey kalmasın ( ayna bilinç ). Ve o sabahın duyguları içimizde uyansın. Kuşku,
kaygı, bilinmezlik, hepsi gitti, ümit, coşku, sevgi doğdu.
Şimdi tekrardan bir gece, bir de sabah olalım. Ta ki mesajı anlayıncaya kadar, ama yine rasyonel
akılla değil, hâl ile, gecenin geceliğini, sabahın sabahlığını yaşayarak. Depresyonun en derin
ümitsizliği içinde yaşayan insana, bundan büyük mesaj ve yardım olabilir mi? Şimdi bir adım daha
gidelim ve yine âriflerden duyduğumuz " her ân yeniden yaratılış " kavramına bakalım. " O her an
yeni bir yaratmadadır. " ( kulle yevmin huve fi ş'en, Kur'an 55 / 29 ) Eğer gülün güllüğünü bu
şekilde görebildiysek, Rabbimiz bir adım daha atmamıza izin verdiyse belki de o gülün her ân yeniden
daha güzel yaratıldığını fark edebiliriz. Siz ancak Allah (cc) dilerse dileyebilirsiniz. ( Kur'an,
İnsan Sûresi 30.ayet ). Âriflerin, hayret görüşü, hayret bilinci, tüm olabilecek güzellik
sınırlarının aşıldığı bilinç üstü bilinç… Her ân havai fişek patlamaları ile dolu rengârenk, pırıl
pırıl bir âlem. Bu örnekleri tefekkürün derinliğini anlatabilmek için verdim. Tefekkürle
karşılaştırıldığında " gönül uyandırma" sanki sonsuz bir bestenin taksim bölümü gibi geliyor.
Küçük bir patikayı izleyerek denizin kenarına kadar gelirsiniz, kıyıdan renkleri, sesleri, sâkin bir
zihinde temâşa edersiniz. " gönül uyandırma " yı bu örneğe benzetebiliriz, ama asıl iş, işte bundan
sonra başlar. Denize girersiniz ve yavaş yavaş yürüyerek o denizde yok olursunuz. Yine âriflerin
anlattıklarına göre, daha önce hayatımızda yaşadıklarımız, gördüklerimiz ne kadar muhteşem de
olsalar bu yeni boyut algılayışına göre, hayal gibidirler. Âl- i İmran suresi 190. âyetinde :
" Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün
birbirini izlemesinde derin kavrayış sahipleri için
alınacak dersler vardır. "
buyurulur. Denizin altı tüm tasavvurların ötesinde bir sonsuz hayat ( Hayy ) âlemi … İşte bu şekilde
denizin kenarında bağdaş kurup oturup denizi izleyen insanlar, derinlerdeki güzelliklerden mahrum
bir şekilde o denli yakînken o denli de uzak kalırlar.
Budist bir Alman arkadaşımın rüyası bu trajik durumu açıklıyor :
Esas adı Harry ' di ama biz ona çayı çok sevdiği için Hayri Çay Efendi derdik. Seneler önce beni
ziyarete gelmişti ve uzun geceler Budizm ve İslâm üzerine konuştuk. Çoğunlukla o anlatıyor ben
dinliyordum, keratanın jilet gibi bir mantığı ve seneler boyu yaşadığı tecrübeleri vardı. Saçlarını
kazıtmış, evinin bir bölümünü mabet haline getirmişti. Sonunda bendenizde birşeyler söyleyebildim ve
o gece Hayri Efendi bir rüya gördü.
Rüyasında kırlar içinde bir patika yolda yürürken, aniden önüne yerin dibine inen basamaklar çıkıyor
ve Hayri Efendi merakla bu basamakları iniyor. Bir dehliz, el yordamı ile ilerliyor, birden önünde
masif demir bir kapı, açmaya çalışıyor, açamıyor, anahtar deliğinden bakıyor, ve …, öbür tarafta "
daha önce hiç görmediğim parlaklıkta ama gözlerimi kamaştırmayan bir ışık " diyor. Fakat ne yazık ki
kapıyı açamıyor…!
İnsan üzerine tefekkürü psikoterapi bölümünde sunacağım. İç dünyamız veya diğer insanlar üzerine
tefekkür, çok daha karışık, kısmen ruhbilim ve kısmen de mâneviyat alanlarına giren bir konu .
Sadece nesnel dünya tefekkür anında bizi böyle etkilerse, " Yaratılmışların en hayırlısı olan "
insan üzerine tefekkür bizi nerelere götürebilir !... .
Resulullah ( sav ) şöyle buyuruyor.
"Tefekkürden büyük ibadet yoktur. Çünkü Tefekkür kalbe mahsustur
ve Hakk'a tesis edilmiştir. "
Yine bir başka hadis :
" Bir saatlik tefekkür, bir senelik ibadetten daha hayırlıdır. "
buyuruyor.
İslâm'da tefekkür ya hayırlı işlerde, ya yüce Allah'ın ( cc ) san'atının mucizevi dengesini
müşahadede veya Allah'ın ( cc ) nitelikleri ( sıfatları ) üzerine yapılır. Allah'ın ( cc ) zâtı
üzerine tefekkür yapılmaz. Bu konuda yine bir hadis : Resulullah ( sav ) efendimizin, tefekkür eden
bir grup insana, neyin üzerine tefekkür ettiklerini sorduğunda : " Allah'ın ( cc ) zâtını ya
Resulullah " cevabı alması üzerine :
" Allah'ın ( cc ) zâtını düşünmeyiniz, O'nun ulûhiyetini tefekkür eyleyiniz "
buyurmuşlar.
Yine tasavvuf büyükleri insan hayalinin Allah u Teâlâ hakkında verebileceği en son noktanın, hayret
noktası olduğunu bildiriyorlar. İbn-i Ata ( ks ) :
" Tefekkür gönlün nûrudur ve sürûrun kaynağıdır.
Tefekkürsüz kalan gönül kararmaya mahkumdur
ve cehaletle beraber yoğun bir gurura kapılır "
diyor. Son olarak zikir ve tefekkür arasındaki ilintiyi çok anlamlı anlatan Ankaravî Hazretlerinden
bir şiir :
Bu kadarını söyledim, ötesini sen düşün
Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan, yürü zikret.
Zikir fikri titretir, harekete geçirir.
Zikri bu donmuş fikre güneş yap.
Öncelikle tanımladığımız bu " özbenlik " kavramına tasavvufta nasıl yaklaşıldığını örnekler vererek
açıklamak istiyorum. Sufiler " özbenliğe ", gönül, can, ruh, göklerdeki ikizimiz gibi tanımlamalarla
yaklaşıyorlar. Terminolojide birlik olmaması aynı tanımı yapan insanların değişik sözcükler
kullanmasına neden oluyor, mesela Hz. Mevlâna aşağıdaki satırlarda " can, gönül, ben " deyimlerini
birlikte kullanıyor.
Mesneviden ve Rubailerden bazı örneklerle konuya giriyorum.
" Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk cevheri de, yalan da gizlidir.
O yalanın, şu fâni tendir... doğrun da Tanrıya mensup olan can!
Yıllardır şu ten ayranı meydandadır da can yağı, onda fâni ve değersiz bir hale gelmiştir.
Nihayet Tanrı, bir elçikulunu, ayranı yayığa koyup döven birisini, gönderir de
Bende bir Ben gizli olduğunu bileyim diye sıfatla, hünerle o yayığı döver. "
Mesnevi IV S 243 ( MEB Yayınları )
Bu aşamada akla şöyle bir soru gelebilir, zaman mekân dışında veya sınırında ki bir mekânda "
bireysellik " olabilir mi ? Yani Yunus' un içersinde ki o " Ben " bireysel bir -ben- midir ? Bu
sorunun yanıtı hem evet ve hem de hayır olabilir.
" Ezeli sırları ne sen bilirsin, ne ben. Bu muammanın tavrını ne sen okuyabilirsin, ne ben. Perdenin
berisinde sen-ben dedikodusu sürüp gidiyor ama, perde kaldırılınca ortada ne sen kalır, ne de ben "
( Hayyam, Rubailer, rubai 17 )
" Gizli âlemin ( gaybın ) şekilsiz ve sınırsız görüntüsü, Musa' nın gönül aynasında parlamış,
koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür. O görüntü göklere, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce
gökten, denizin dibindeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların sınırı sayısı
vardır. Halbuki gönül aynasının sınırı yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Nedeni de
şu : ( Gönül mü Tanrı'dır, Tanrı mı gönül? ) Hem sayılı, hem sayısız olan gönülden başka her nakşın
aksi gelip geçer, sonsuz değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen her yeni nakış, gönle
akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecelli eder. Gönüllerini cilâlamış olanlar renkden, kokudan
kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Düşünceyi bırakmışlar, âşinalık
denizini bulmuşlar, ilâhi bilgide yok olmuşlardır. "
Mesnevi 1 Sayfa 279 ( MEB )
" Gerçekten de, gönülden gönüle pencere vardır. İki insan birbirine gönülden bağlanınca, artık
onlar, birbirinden ayrı değillerdir. Bedenleri birbirinden uzak düşse de gönülleri beraberdir. İki
kandilin kapları birbirinden ayrıdır. Bitişik değildirler. Fakat nûrları birbirine karışmıştır,
birleşmiştir. "( 6 )
" Etrafa solgun ışık saçan bu kandiller ile, içindeki yağı yakan fitil başkadır. Yani ayrı ayrı
maddeden yapılmıştır. Fakat ışığı, verdiği aydınlık birdir. Başka aydınlık değildir; ötelerden gelen
ışıktır. Yani Allah' ın ışığıdır, Allah' ın nûrudur! Eğer içlerinde yağ yanan kandillere bakacak
olursan, gerçeği anlayamazsın, şaşırır kalırsın. Çünkü onların, aynı ışığı etrafa yaydıkları halde
sayıları bir değildir, ikilik vardır. Fakat ayrı ayrı yanan kandillerden gelen aynı ışığa, aynı nûra
bakarsan, ikiliktende, sonu olmayan sayıdan da kurtulursun. " " ( 7 )
" Varlığını yok etmiş, benliğinden kurtulmuş kişi ne budur, nede odur! Belki; senin niceliğini,
senin ne olduğunu sana gösteren bir aynadır! Bahis buraya dayanınca, söz dudakta düğümlendi, yani
dudak yumuldu ve konuşmaz oldu ve kalem kırıldı. " " ( 8 )
" İnsanlar bir tek adam gibidirler. Adamın başı ağrısa, bütün vücûdu rahatsız olur. Gözü ağrısa,
bütün vücûdu şikâyet eder, rahatsız olur. "
Câmi'us-Sağir, c.II , hadis
Buraya kadar aktarılanlara bakarsak, ilk aşamada sanki bir çelişki yaşıyoruz, bir yandan ne sen ne
de ben var, gönül hem sayılı hem de sayısız. Ama yine de bir yağmur damlasının deryaya karışıp
bireyselliğini yitirip deryanın bir parçası olması olayı da burada pek geçerli değil. İnsanın bu
yüce sırrına doğru bir adım daha atarsak bizi oluşturan maddesel yapımızın bu alanda artık
bildiğimiz moleküler - atomik yapıdan, " nûrsal " bir yapıya dönüştüğünü görüyoruz.
Ama bu gerçeğin en ilginç yanı, meydana çıkış yerinin belkide yaşadığımız boyutların dışında
olmasına ve " maddesel " yanının da bildiğimiz madde yapısının hiçbir şekilde benzeri olmamasına
rağmen, bu nûr " enerjisinin " duyusal olarak duyu organlarımız tarafından algılanabilir olması!
Yüce Allah ( cc ) Hz. Musa' ya bak eline diyor ve o el " nûr " a dönüşüyor. ( Kur'an, A'raf 108,
Kasas 32 ).
Yeni doğmuş bir bebeğin çekiciliği acaba nereden gelir ?... Bu anlatılanlara bakarsak insanoğlu,
renk, şekil gibi kavramların ötesinde, çok gizemli, " duyular üstü bir dünyaya " da sahip gibi
görünüyor.
İnsanlıkta bir yandan böyle bir özel algılama " anteni " var ama daha da ötesi, bu nûr insanda
meydana çıktığında, Kalahari çölündeki bir zenci ile, Grönland' da yaşayan eskimo arasında renk,
dil, ırk gibi tüm ayrılıkların ötesinde akılalmaz bir birlik yaşanıyor. Demek ki asıllarımız ayrı
değil, hepimiz " bir cevher " den oluşmuşuz! Bu açıdan bakabildiğimizde ırkçılık ne denli anlamsız
geliyor, takdiri sizlere bırakıyorum. Yukarıdaki metinlerden önemli bir ipucu daha alıyoruz, "
bedenler ayrı fakat gönüller bir " ama bu gönül birliğine bizleri götüren muhteşem güç ise o ayırım
yapmayan " evrensel aşk ".
Bu özel hâlde yaşanan bireyselliğe, mutlak, statik, değişmez bir bireysellik değil, " aşk "
yaşandıkça, buzun güneşte erimesi gibi, gittikçe aşk ateşinde eriyen bir bireysellik.
Ve bu aşamaya gelindiğinde,
" söz dudakta düğümlenir, dudak yumulur,
kalem kırılır ..."
Bizim burada bilmemiz gereken, bu hâlde, tüm insanlığa ve özellikle dikkatimizi odaklaştırdığımız
insanlara olağanüstü bir " sevgi penceresi " nin açılması.
Öncelikle burada " hâl " in tanımını yapmak istiyorum, değerli hocam Şefik Can, Mevlâna adlı
kitabının sonunda ki tasavvuf terimleri sözcüğünde şöyle bir tanımlama veriyor.
Hâl :
" İçinde bulunulan zaman demek olan hâli Sûfiler başka türlü anlatırlar.
Onlara göre insanın iradesi ve çabası olmaksızın sırf Allah' ın bir lütfu
olmak üzere kalbe gelen mânâlar, feyz, bereket, marifet,
his, heyecan,
neşe, zevk, keder değişik hâllerdir.
Gönlü zengin, ruhu temiz, ahlakı düzgün, manevî yaşayışı güzel kişilere,
Hakk' ın rızasını ve sevgisini kazanan iyi kullara hâl sahibi derler.
Hâl sahibi velî ve ermiş anlamına gelir. Hâl sahibi olmak
hiç çalışmadan, uğraşmadan ilâhî bir ihsan olarak kula verildiği
gibi kulun kulluk yaparak dînî ve insanî vazifelerini gereği gibi
yerine getirerek de bu lütfa erebilmesi mümkün olur.
Kulun çalışarak, ibadet ederek elde ettiği bu hâle makam derler.
Hâl sahibi halinde devamlı olmaz. Halbuki makam sahibi
makamında kaim ve değişmez bir durumdadır.
Hâl sahibi bazen durgun, bazen neşeli, bazen kederlidir.
Böylece mânâ yolcusunun eriştiği zevk ve neşe kendisine mal olmaz, geçicidir.
Hâl ehli çoktur. Makam ehli pek azdır.
Tasavvufa ait kitaplarda hâl için şu izahlar vardır :
"Bütün fikri bir hedef üzerine temerküz ettirmek için sâlikin sarf ettiği rûhî gayret.
Onu rüyalar görmeye, meleklerin, peygamberlerin, velîlerin seslerini duymaya,
onlardan irşâd almaya sevk eder. Bu bir zevk ve kendinden geçiş hâlidir.
Sâlik bundan sonra terakkî eder, tedrîcen daha yüksek makama ulaşır. " ( 11 )
Burada Sufizm açısından çok önemli birkaç noktaya değinmek istiyorum.
Uzak doğu dinlerin bazılarına gözlemlediğimiz, somut bir Tanrı kavramı olmaması olgusunun aksine,
Sufizm' de çok yoğun bir insan-Allah ( cc ) ilişkisi vardır. Bu ilişki Kur'an anahtarı ile çok iyi
tanımlanmış ve belirli bazı " kurallar " çerçevesinde şekillenmiştir. İnsan Rabb'inden değişik
şeyler ister, evet bütün istekler Allah'a ( cc ) ulaşır ama istekleri yerine getirmek tamamen Hakk'
ın tekeli altındadır. Sıkça verilen bir örnek yağmur duasıdır, kuraklık olur, yağmur duasının vakti
gelir ve yağmur duası yapılır. Ama buradaki bir inceliğe dikkatinizi çekerim, yağmur duasının vakti
geldiği için yağmur duası yapılır, Allah' ın ( cc ) rahmeti verip vermiyeceği ise tamamen ilâhi
iradeye bağlıdır. Dolayısıyla duadan sonra yağmur gelmezse gerçek inanan düş kırıklığına uğramaz.
" Hâller " bizim inancımıza göre ilâhi iradeye tabidir. Gelirse gelir, gelmezse gelmez. Gelse de
eyvallah, gelmese de eyvallah zihniyeti ile uygulamaya başlamak çok önemlidir. Bu konunun bu denli
üstünde durmamın nedeni, bu ince noktaları bilmeden zikir, " gönül uyandırma ", tefekkür uygulayan
insanlarda bir süre sonra, " ben yaptım " duyguları, yani bencillik - enaniyet oluşmasıdır. Bu
durumda kurtulmaya çalıştığımız nefsimiz, egomuz daha da şişebilir, gizli gurur ve hatta bir tür
kendine tapma ( gizli şirk ) oluşabilir. Bir basamak yükseleceğiz derken, on basamak geri
gidebiliriz.
İkinci önemli nokta hâli yaşama ile ilgilidir.
Diyelim ki Rahman bize lûtf etti ve aşağıda değineceğimiz hâllerden birini veya birkaçını yaşadık.
Bu başlangıçta hâli " tadımlamak " olabilir, yani daha fazla çaba sarf edelim diye ağzımıza bir
parmak bal çalınmış olabilir. Bu sürecin bir ileri aşaması, hâli birkaç kez tekrardan yaşamak ve
belkide bu hâle " aşina " olmak, yani bu hâli sık sık yaşar olmak ama yine yitirme durumudur. Hâli
sürekli yaşar olmak ise, az insana nasib olan " makam " sahibi olmaktır. Amaç ise makam sahibi
olduktan sonra bir ileri makama geçmektir.
Çünkü İslâm ve Sufizm, sonu olmayan bir gelişme yoludur.
Bizim inancımıza göre bir " makama " sahip olmak için bir " rehber " gereklidir, yalnızca bir
rehberin yanında sistematik nefs terbiyesi yolundan geçen kişilerde " hâl " bağımlılığı aşılabilir.
Bu nedenlerle mesela Budistlerin yaşadığı bir hâl olan " aydınlanma ", Sufizm' de hoş ama geçici bir
hâl olarak telâkki edildiği için, Sufi bu hâle de takılmaz.
Bakın bu inceliği çok iyi kavramış Hz.Mevlâna bu konuda ne diyor.
Sevgili âşıklarından birisini huzuruna çağırdı, âşık aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin huzurunda
okumaya başladı.
Mektupta beyitler, öğüşler, ihtiyaç ve âciz, yoksulluk... birçok lâflar vardı.
Mâşuk dedi ki : " Eğer bu okuma, benim içinse vuslat zamanı ömür zayi etmektir bu!
Ben yanındayım, sen mektup okuyorsun. Bu, âşıklık alâmeti değil ki! "
Âşık dedi ki : " Doğru, sen buradasın ama ben, istediğim zevki, istediğim gibi bulamıyorum ki,
Geçen yıl senden aldığım zevki, şimdi vuslatına erişmiş olduğum halde alamıyorum.
Ben bu kaynaktan arı, duru su içtim, o suyla gözümü de yeniledim, gönlümü de.
Şimdi kaynağı görüyorum ama su yok. Yoksa su yolumu birisi mi kesti. " dedi.
Mâşuk dedi ki : Şu halde ben, senin sevgilin değilim. Ben Bulgar Türküyüm, sen Katu Türkü
istiyorsun.
Sen bana değil, bir hâle âşıksın. Fakat yiğidim, hâl elde kalmaz ki.
Senin tamamiyle istediğin ben değilim. Âlemde istediğin şeyin bir kısımcağızı bende var.
Sevgilin değilim, sevgilinin eviyim. Halbuki aşk, peşindir, eldedir; sandıkta değil!
Sevgili, tek olan sevgiliye derler. Gelişin de ondandır, sonuncu gidişin de ona!
Onu buldun mu başkasını beklemezsin gayri. Ortada görünüp duran da odur, gizli olan da o!
O, hâllere sahip bir hâkimdir, mahkûm değil. Aylar, yıllar, o ay yüzlünün kuludur, kölesidir.
Dilerse söyler, hâle ferman eder... dilerse hükmeder, cisimleri can hâline getirir.
Bekleyip duran, oturup hâl arayan, hal bekleyen kişi, işin sonuna varmış değildir.
Sona varan kişinin eli, hal kimyasıdır, elini oynattımı bakır sarhoş bir hâle gelir, altın olur.
Dilerse söyler, hâle ferman eder... dilerse hükmeder, diken ve neşter, nergis ve ağustos gülü
kesilir.
Hâle mahkum olansa hâl gelince derecesi artan, hâlsiz kalınca rütbesi eksilen bir adamdır.
Hulâsa, sufi " İbn-al vakit-zamanın oğlu " dur, fakat vakitten de kurtulmuştur, hâlden de.
Hâller, onun azmine onun reyine mahkûmdur. Hâller, onun Mesih' in nefesine benzeyen nefesleriyle
diridir.
Sense hâle âşıksın, bana değil. Sen, bir hâle sahip olma ümidiyle benim etrafımda dönüp
dolaşıyorsun.
Bir an eksilen, bir an artıp kemal bulan hâl, Halil' in mâbudu olamaz, batar gider.
Batıp giden, gâh böyle, gâh şöyle olan güzel değildir, ben batıp gidenleri sevmem.
Bazen hoş, bazen nahoş olan, bir zaman su, bir zaman ateş kesilen,
Ayın burcudur ama ay değil... put gibi güzeldir ama güzelliğinden haberi bile yok!
Sâf Sufi, " İbn-al vakit " tir ama vaktin babasıymış gibi vakti adamakıllı avucunun içine almıştır.
Bu çeşit Sufi, tamamiyle ululuk sahibi Tanrı' nın nûruna gark olmuştur. Kimsenin oğlu değildir o...
vakitlerden de kurtulmuştur, hâllerden de!
Doğurmayan nûra batmıştır. Doğmayan, doğurmayan zatsa ancak Tanrı dır.
Diriysen yürü, böyle bir aşk ara... yoksa birbirine aykırı vakitlere kulsun.
Çirkin, güzel nakışlara bakma da kendi aşkına, kendi dileğine bak!
Hor musun, zayıf mı? Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak!
Ne hâlde olursan ol, boş durma, ey dudakları kurumuş susuz, daima su araştır!
O susuz, o kupkuru dudağın yok mu, o dudak sudan haber vermede... nihayet kaynağa ulaşacağını
bildirmede.
Dudak kuruluğu suyu haber verir... Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya ulaşacağına delâlet eder,
der ;
Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek, mâniler giderir.
Bu istek dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur, bayraklarının yardımcısıdır.
Yüce Mevlâna' nın burada hâl konusunda yazdıkları hâlin geçici bir olgu olduğunu ve ne olursa olsun
hiçbir hâle takılınmaması gerektiği gerçeğini Allah' ın veli kullarına has o erişilmez uslubuyla
bizlere aktarıyor. Son peygamberin yolunda yürüyen ve tüm insanlığın manevi geleneklerinin hem
mirasçısı hemde tamamlayıcısı olan Sufi yoluna yakışan da zaten insanın manevi gelişimini
kısıtlayacak tüm engelleri bertaraf etmek olurdu. Anlaşıldığı gibi bizim maneviyat geleneğimizde "
aydınlanmak, ermek " vs... gibi hâller sonsuzluğun nûr deryasında nûr olmuş yüce ruhlar için çok
basit nihai amaçlar olarak telâkki edilir.
Son senelerde ülkemizde oluşan " maneviyat piyasasına " şöyle bir baktığımızda, bu tip " hâl
tüccarlarını " pek sık görmeye başladık. Şunu şunu yaparsan işinde daha başarılı olursun, insan
ilişkilerin düzelir, zihnin rahatlar, belki de uçmaya başlarsın... Ve bütün bunların karşılığında
bize şu kadar para ödeyeceksin, öde ki bizde seni " kozmik lunapark " a alalım ve seni yıldızlar
gemisine bindirelim... Burada aklıma Buda ile ilgili güzel bir hikâye geldi.
Buda bir gün bir ırmak kenarında yürüyormuş, karşısına saçı sakalı birbirine karışmış bir meczup
çıkmış. Adam Buda' yı tanımış ve hemen ayaklarına kapanmış, övgü dolu sözler söylemiş. Buda ne
yapıyorsun diye sorduğunda, meczup " sizin yolunuzdan yürüyorum " efendim demiş ve 20 senedir
günlerini meditasyonla geçirdiğini anlatmış. " Peki oğlum nereye vardın ? " sorusunu sorunca Buda,
adam hemen ırmağın suyunun üstünden ayakları ıslanmadan yürümeye başlamış ve karşı kıyıya çıkmış.
Ellerini açmış ve yüzünde mağrur bir ifadeyle, " işte efendim " demiş.
Bir an sessizlikten sonra Buda adamın gözlerinin içersine derin derin bakmış ve " Oğlum sen 20
senede yalnızca bunu mu öğrendin " demiş...
Yukarıda "hâl" konusunda sizlere aktardıklarım ilk başta basit gibi görünen " gönül uyandırma "
olgusunun ardında hangi akılalmaz potansiyellerin olabileceğine işaret etmek içindi. Ama biz yine
dünyaya ve konumuza dönelim, geçici de olsalar, " gönül uyandırma " esnasında içimizde oluşabilecek
hâllere konsantre olalım.
Bulanık bir su birikintisi iken zikir, " gönül uyandırma ", tefekkür yoluyla, tortuları çöküp, pırıl
pırıl saydam bir hâle dönüşen, arınmış zihinde neler zuhur edebilir?
Ayırım yapmayan,hatta yakın ,uzak çevremize ,tüm evrene yayılan bir sevgi dalgası oluşabilir.
Besmele'deki Rahman isminin tecellisi ve getirdiği rahmaniyet duygusu gönlümüzü kaplayabilir.
Tek tek tüm varlıklara yönelik bir merhamet duygusu, Dizimizin üstünde yürüyen karıncadan, uzakta
havlayan köpeğe, çocuğunu çağıran bir anneye, velhasıl duyu organlarımız ile bizlere ulaşan dünyanın
tüm yansımalarına yönelik derin bir şefkat, muhabbet duygusu, Rahim isminin tecellisi olabilir.
Hiç neden yokken içimizde oluşan, coşku, ümit, ferahlık, hafiflik. Tasavvuf-i neşe denen bu hâlde
sanki bizi sarıp sarmalayan o görünmez zar yarılmış ve içimizdeki o " çocuk " doğmuş gibidir. Korku,
evham, karamsarlık, endişe balonları birer sabun köpüğü gibi patlamıştır. Bu hâl çocukluğumuzda
yaşadığımız o kaygısız coşku durumlarına çok benzer ve her yaşta yaşanabilir. 70 yaşında bir ihtiyar
kendisini 8 yaşındaki gibi coşku dolu hissedebilir.
Sözcüklere sığmayan bir sükûnet ve huzur durumu. Bu hâlde gönül sanki bir ayna gibi dümdüz olur ve
akıp giden dünya sadece bu aynadan yansır. Ayırım yapmadan, aynanın çevresinden etkilenmediği gibi
gönülde, her durumda sakin kılar.
Hz.Mevlâna'mızın güzel deyimiyle, köpekler havlar ama mehtap etkilenmez … dolunay tüm ihtişamı ile
nûrunu saçmaya devam eder …
Kur'an' a göz attığımızda Allah ( cc ) ' ın ayetlerde sevgi konusuna çok özel bir uslupla
yaklaştığını görüyoruz. ( 13-1 ) Kur'an'da sanki evlâtlarını çok seven fakat onlara bu sevgiyi, yine
onların iyiliği için, pek açığa vurmayan bir ilâhi ûslup var. Kur'an' ın ilk âyeti besmelede Allah'
ın ( cc ) kendini tanımlaması " Rahman " ve " Rahim " nitelikleri ile başlıyor. Bilindiği gibi
Rahman, duygusal bir durumu dile getirir, merhamet eden, acıyan, sabırlı olan, iyilik eden ve
ödüllendiren anlamlarına gelir. İlâhi rahmetin ilk belirtisi Yaratanın yaratma sürecini başlatması
yani evrene varlık bahşetmesidir. Rahman' ın rahmeti, evrensel sevgisi, karşılık gözetmeden, ayırım
yapmadan, canlı ve cansızlara, tüm evrene nüfûz eder. Rahim ise rahmet' in özel bir hâlidir ve
bireyin göstermiş olduğu işleve göre onda tecelli bulan yani meydana çıkan rahmet halidir. (
gereklilik rahmeti-rahmet ul vucub ). ( 13 )
Şimdi Kuran' daki sevgi ile ilgili diğer ayetlere yönelelim.
Yukarıda belirttiğim gibi Yaratan insanlara olan sevgisini Kur'an dilinde dolaylı olarak dile
getirir ve sanki bu sevgisini pek " ucuzlatmadan " bizlere sunar. Ama Kur'an' da öyle mesajlar
gizlidir ki eğer dikkatli bakılırsa ve söylenenler derinliğine düşünülürse, hayrete düşmemek mümkün
değildir. Evveli ve sonu olmayan, tüm evreni ve bizleri yaratan, yoktan var eden yüce Allah ( cc )
buyuruyor :
O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı.
( Kuran En'Âm 12 )
Evet Yaratan burada kendinden sözediyor ve akıllara durgunluk veren bir ifşaatta bulunuyor! Hiçbir
zorunluluk kaydı altında bulunmayan yüce Allah ( cc ), karşılık beklemeden tüm evrene sevgisini
yayıyor ve hatta insani bir kategori olan zorunluluk kaydı altına, kendi isteğiyle giriyor! Burada
ki " merhamet " sözcüğü ise, anlaşıldığı gibi rahmet' ten geliyor ve yukarıda tanımladığımız gibi
geniş anlamda " evrensel sevgiyi, aşkı " dile getiriyor.
Şimdi bir başka âyete, Meryem Suresinin 96. âyetine bakalım.
" İnanan ve iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah ( gönüllerde
) bir sevgi yaratacaktır. "
Dikkat edilirse bu yaratılan sevgi çok önemli bazı ön koşullara bağlı görünüyor. Bu yeni
kategorideki sevgiyi yaşamak için inanmak ama inanmanında ötesinde benlik ekolojisini bozacak
yasaklardan sakınmak " ve iyi davranışlar-âmilus sâlihâti " de bulunmak gerekiyor. (Bak bu konuda
Kuran Maide 54-42 , Bakara 195 , Âlî İmran 76-134-146-148-159 , Maide 13-93 , Tevbe 4-7-108 , Bakara
222, Hucurat 7-9 , Mumtehine 8 , İnsan 8). Bu iyi davranışlar, aktif bir şekilde dünya ve diğer
insanlar için yararlı girişimlerde bulunmak demek oluyor.
Biraz daha açıklarsak, Allah Kur'an' da, altruist (diğergâm) bir yaşam tarzını ve infak' ı, yani
gönülden, kendisi için önemli olan şeylerden fedâkârca vermeyi ve isar' ı, yani başkalarını
kendinden fazla düşünmeyi, sürekli teşvik ediyor.
" Sevdiğiniz şeylerden ( Allah yolunda ) harcamadıkça iyiye ermezseniz. Her ne harcarsanız, Allah
onu hakkıyla bilir. "
Âl-i İmrân 92.
Demek ki sevgi diye tanımladığımız, güncel hayatımızda ki sıradan sevgilerin ötesinde bir başka tür
sevgi daha var. Sıradan sevgiler ise ( arabamı seviyorum, Kilyos' ta güneşin batışını seviyorum… )
aslında gerçek sevgi frekansına girmek için sadece birer vesile, gibi görünüyor.
" Süleyman : Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi."
Sâd 32.
Ve rahmeti sonsuz Yaratan, gerektiğinde, en zor şartlarda sevgi musluklarını açıyor… " ( Ey Musa !
Sevilmen ) ve benim gözetimimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. "
Tâ Hâ 39
Peki burada akla şöyle bir soru gelebilir, bu denli seven yüce Allah ( cc ) insanların çektikleri
acılar konusunda ne diyor…
" Sana gelen iyilik Allahtandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. "
Nisâ 79
Sevginin evrenselliği konusunda bir başka âyet ise,
" İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütün
kitaplara inanırsınız…"
Âl-i İmrân 119
İnsanın kalbine sevgi tohumlarının atılması konusunda yüce Allah, Rûm Sûresinin 21. âyetinde şöyle
buyuruyor.
" Kaynaşmanız için size kendinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet oluşturması da O' nun
kanıtlarındandır. "
Ve Kuran' dan vereceğimiz son örnek O' nun bağışlayıcı yanını, sevgisinin yanında sunar.
" O, çok bağışlayan ve çok sevendir. "
Târık 14
Esma ul husna " denilen, Yaratanın özelliklerini tanımlayan 99 " güzel isminden " 33 taneside
Allahın rahmet yani evrensel sevgi yanının özelliklerini dile getirir. Burada bizim konumuzla ilgili
birkaç hadisi de anıyorum.
" Merhametli olanlar… bunlara, Rahman olan Allah merhamet eyler… Yerde olanlara merhamet ediniz ki,
göktekiler de size merhamet ederler."
( Sadreddin Konevi Hz. lerinin Hadis-i Erbain den alınma )
Allah evreni yaratma kararı verdiğinde, kendisi ile beraber inen kitabına şu hükmünüde yazdı :
" Rahmetim, öfkemin üstündedir. "
( Hadis, Buhari / Muslim )
" Nerede onlar, rahmetim nedeniyle birbirlerini sevenler.
Bugün onlara gölgem içinde gölge bağışlayacağım ve bugün benim gölgemden başka hiçbir gölge yoktur.
"
Hadis-i Kutsi ( 23 )
Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.
(Hadis)
Evet " aşk " konusunda tüm anlattıklarımızın can damarına geldik, eğer insanlık tarihi boyunca aşkın
gerçek anlamını anlayan birileri varsa, hiç tereddüt etmeden bunlar Sufiler' dir diyebiliriz. Hiçbir
manevi ekol uzaktan yakından evrenin ve insanın bu yüce sırrına bu denli yaklaşamamıştır. Çünkü
yukarıda temas ettiğimiz gibi Sufizm' de hâl aşılmış, yokluk denizinin ötesine geçilmiş, ileride
göreceğimiz gibi " bekâ " yaşanmıştır. Sufizme kısa bir tanımlama getirirsek, yukarıda da
belirttiğimiz gibi,
" sonsuz aşk destanı - endless love story "
diyebiliriz. Sufizm veya tasavvuf bir manevi ekoldür ve maneviyatın son ve gerçek sahibi ise evreni
ve insanı yaratan o sonsuz yaratıcı güç, yani Allah' tır. Yaratan ilham ve vahiy yoluyla yarattığı
evrenle bağlantı kurar, ilham yolu tüm yaratıklar için geçerlidir. ( Bak Kur'an Nahl 68-69 )
Ama insanın bir ayrıcalığı vardır, bu ayrıcalık ise insanlar arasında seçilmiş çok yüce ruhlara,
vahiy yolunun ( revelation ) açılmış olmasıdır.Vahye dayanmayan bir manevi ekol ise ana kaynağından
kopmuş bir bilgi kaynağıdır, bazı doğrulara işaret edebilir ama bu verilerin kaynağı Allah ( cc )
olmadığı için hata payı çok büyüktür. Sufizmin dayanağı ise son peygamber ve O' nun vasıtasıyla tüm
insanlığa inen Yaratanın sözüdür.
İşte bu yüce kaynaktan aldığı ilhamla, insanlık, o kaynağın mesajını hep daha mükemmel kavrayarak,
zaman içersinde maneviyat alanında " sessiz bir devrim " gerçekleştirmiştir. " İlâhi aşk " kavramı
ise bu devrimin doruk noktasıdır.
Akıldan ziyade gönülle bu kavramı " anlayan " lar için dünyevi bir kategori olan ölüm bitmiş,
bedenleri bu dünyada olsada, o yüce ruhlar sonsuzluk âlemine adım atmışlardır. İnsanlığın tarihteki
en erişilmez rüyası, " ölümsüz olmanın formülü " bulunmuş, sessiz devrim amacına ermiştir. Buda' nın
sessizliğin sesini dinleyerek hissetiği nameler, bir senfoniye dönüşmüş, " ilâhi aşk oratorya " sı
yazılmıştır.
İşte bizler böyle bir geleneğin varisleriyiz, hiç şüphe yok, gönlümüz yüce Mevlâna' nın, koca
Yunus'un, bilge Ahmet Yesevi'nin, potasında yoğrulmuş ve bilsek de bilmesek de toplumsal
bilinçdışımız, o kaynaklardan esinlenmiş ve bu yüce ruhlar arketipsel dünyamızı oluşturmuşlardır.
Ama bunun da ötesinde bu saydığım yüce insanlar ve daha niceleri yalnızca bizlerin değil, tüm
insanlığın manevi ataları, arketipleri durumundadırlar. Eserleri tüm dillere çevrilmiş, öğretileri
sistematik bir şekilde arayış içinde olanlara sunulmuştur. Goethe bile Hz.Mevlâna' dan ve Hafız' dan
etkilenerek " Doğu Batı Divanı " nı yazmıştır.
Bugün batının büyük kentlerinde, kültür merkezlerinde, tasavvuf ve İslam üzerine uzmanlaşmış, " Sufi
kitabevleri - Sufi bookstores ", yayınevleri vardır ve Massignon, Nicholson, Arberry, Schimmel,
Izutsu, Murata, Chittick gibi dünya çapında araştırmacılar tasavvuf büyüklerinin neredeyse tüm
eserlerini okuyuculara kendi dillerinde sunmuşlardır. İskoçya' da bir Ibn Arabi araştırma
merkezinde, üç, altı aylık kurslarda hem tasavvuf tarzına göre yaşanır, hemde Hazret' in eserleri ve
felsefesi öğretilir.
Gelin şimdi yine dünyanın en zengin edebiyatından, tasavvuf edebiyatından örnekler vererek, "
gaipten gelen sesleri " dinleyerek konumuza devam edelim. Sufizm bir aşk destanıdır demiştik,
Hindistan' dan Bosna' ya kadar, çok değişik kültürlerden sayılamayacak kadar çok insanların bu yola
eşsiz katkıları olmuştur, hepsini rahmetle anıyoruz.
Konumuzun sınırını aşmamak için biz burada 4 yüce ruhla yetineceğiz, bunlar asr-ı saadet döneminden
sonra ilâhi aşkın annesi diye tanımlayabileceğimiz, kadın evliya, Rabia Adaviyya, ilâhi aşkın "
şehidi " Hallac-ı Mansur, ilâhi aşkı akıl yolunu zorlayarak eşsiz bir biçimde " anlatan " İbn Arabi
ve hiçbir tanımlamaya sığmayan Mevlâna' mız.
Sufizm geleneğinde sanıldığından çok kadın evliya vardır, hatta diyebiliriz ki yaradılışından gelen
yetenekle kadın Yüce Allah'ın ( cc ) sevgi yoluna girmeye erkeklerden daha uygundur. Ama bu evliya
kadınların çoğu kendilerini hem Rabb'lerine adayıp hem de fedakârca ailelerine ve çocuklarına
verdikleri için erkekler kadar ilâhi aşk sahnesinde ön plana çıkmamışlardır. Hz.Mevlâna kadını
tanımlarken Mesnevi de bakın ne diyor…
Kadın, Hak nûrudur, sevgili değil...
Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil.
( Mesnevi Cilt 1 MEB Yayınl. 2435 )
Son Peygamber döneminden sonra, Sufizm' in uyanışında ilâhi aşk kapısını tüm varoluşunu ortaya
koyarak açan kişi, MS 801' de sevgilisi Rabb'ine kavuşan Rabia Sultan olmuştur. Rabia Adaviyya Basra
da yaşayan ve köle iken azad edilen bir hanımdır. Onun hakkında anlatılan hikâyelerden en ünlüsü
şöyledir : Rabia Basra sokaklarında bir elinde bir kova su, öbür elinde bir meşale ile dolaşırmış.
Sormuşlar muradın nedir diye, yanıtı :
" Şu kova su ile cehennem ateşini söndürmek ve şu meşale ile cenneti yakmak istiyorum ,
cehennemden korkmadan ve cenneti arzulamadan sadece
O'na olan aşkımın yüzü suyu hürmetine
Rabbim'e yaklaşabileyim. "
Koşulsuz sevgi ( unconditionnal love ) ilk Sufilerin temel düsturu gibi görünüyor ve böylece
insanlığın sonsuzluk arayışında akılalmaz perdelerin açıldığı bir süreç başlıyordu. Rabia Sultan' ın
bir kadın olması kanımızca bir tesadüf değildi, aşkın son sırlarını, rahman ve rahim sıfatlarının
tecelligâhı olan kadınlardan başka kim daha iyi kavrayabilirdi? Yeri gelmişken, burada " Rahim "
sözcüğüne dikkatinizi çekmek istiyorum, " Ana rahmi " koruyan, koşulsuz sevgi veren, kendi " kanıyla
" besleyen değil midir…?
Rabia anamızın üzerine en kapsamlı çalışmayı yapmış, araştırmacı yazar Margaret Smith' den
aktarıyorum. Hasan Basri günlerden bir gün nehir kenarında Rabia Sultan' la karşılaşır ve bu denli
ününü duyduğu bu kadını sınamak ister. Kendisi de keramet sahibi olduğu için, seccadesini suyun
üstüne atar ve suda batmayan seccadenin üstüne çıkıp,
" Haydi gel Rabia iki rekat namaz kılalım. "
der.
Rabia Hz.' leri şöyle muzipçe bir gülümser ve
" Şu dünya pazarında insanlara bu tip oyunlar
sergilemeye ne gerek var, bu zayıflıktır."
der.
Ve sonra da Hasan Basri' nin şaşkın bakışları önünde, kendi seccadesini havaya atıp üstüne çıkar ve
" ama istersen gel bu oyunu böyle oynayalım "
diyerek donup kalan Hasan Basri' yi yanına davet eder. Hazret yanına gelmeyi kendine yediremeyince "
Bak! " der,
" Şu senin yaptığını balıklar da yapıyor ve benim yaptığımı bir sinek bile yapar.
Bizim Hak yolundaki arayışımız bu gibi basit şeylerin çok ötesindedir,
bu nedenle gel oyunu bırakalım, gerçek işimize dönelim. "
Üç arkadaşı, Hasan Basri, Melik Dinar ve Şakik Balki, Rabia Sultan'ı ziyaret ederler. Konu, Allah'a
( cc ) olan inancın samimiyeti, ilâhi aşk ve teslimiyet üzerinedir.
Hasan Basri şöyle ifade eder:
" Zorluklar karşısında tam sabır göstermeyen inancında samimi değildir." Rabia Sultan bu yanıtı
beğenmez, egoizm kokusu geliyor der ve Şakik Balki' ye görüşünü sorar. Onun yanıtı "Başına gelen
zorluklardan dolayı Rabbine şükür etmeyen, inancında samimi değildir." olur. Rabia Hz. biraz daha
iyisi gerek diyerek, Melik Dinar' a döner. Melik, "Zorluklar karşısında büyük zevk almayan,
inancında samimi değildir ", der. Rabia anamız gülümser ve " Bu yanıt bile yetmez." der ve ekler...
"Zorluğun en şiddetli anında, bıçak kemiğe dayanmışken, zorluğun farkına varıp, Rabbinin cemalini
bir an için bile olsa gözünden kaçıran, inancında samimi değildir." der.
İlâhi aşk konusunda vermek istediğim ikinci örnek, MS 921' de Hakkın rahmetine kavuşan Hallac-ı
Mansur ( ks ) dur. Bu büyük " Ruh " a " ilâhi aşkın şehidi " diyebiliriz. Bir düşünün sevgilinize
sevginizi kanıtlamak için neler verebilirsiniz? Fedakârlığınızın sınırları nereye kadar varabilir?
Lime lime vücudunuzun doğranmasına yüzünüzde bir an için gülümseme eksilmeden katlanabilir misiniz?
Evet bütün bu yüce insanlar ilâhi aşk yolunda bir perde daha kaldırmak için kendi alanlarında
insanlık sınırlarını zorlamışlar.
Kim bilir belki de bizler sıcak koltuğumuzda onların destanlarını okuyalım kim olduğumuzu ve hangi
gelişme potansiyeline sahip olduğumuzu anlayalım diye... " Ağaca bağlanıp kırbaçlandıktan sonra,
ellerini ayaklarını kestiler..." Şibli, gerisini bize anlatıyor : …Ellerini, ayaklarını kestiler, o
hâlâ konuşuyordu. Birşeyler söylemek için sokuldum. Aşk nedir ? diye sordum. Gelen yanıt tüyleri
ürperten, insânî sınırların ötesinde bir gelişme potansiyeli ile karşı karşıya olduğumuzu bize çok
açık bir şekilde anlatıyor. Hallac Hz nin bu soruya yanıtı...
" En aşağı konumu şu anda gördüğün şey.
Yemin ederim ki, Allah'ın verdiği nimetlerle ıstıraplar arasında asla fark görmedim! "
Evet son nefesini vermeden Hallac Hz.,
" Allahım! Sen, sana isyan edenlere bile sevgi beslerken senin için işkenceye
uğrayanlara rahmet etmeyeceğin nasıl düşünülür? "
dedi ve " Tek, Vahid olan Allah' la birleşmek yeter " diyerek son nefesini verdi ve sevgilisine
kavuştu.
İlâhi aşkın sırlarını insanlığa belkide son bir armağan olarak açmak isteyen yüce Rabb'imiz, bu kez
de akıl yoluyla ilham veriyordu ve bu ilhamın tecelligâhı bu kez, İspanya' da Mursiye kentinde doğan
ve Şam' da 1240 tarihinde son nefesini veren Muhittin İbn Arabi oluyordu. " Fütûhat el Mekkiye ",
İbn Arabi Hz' nin 500 bölümlük muazzam bir eseridir ve ilâhi aşk konusu burada derinliğine
işlenmiştir. Aşağıda Hazret' in ana fikirlerini sizlere aktarmaya çalışacağım. Bakın bu ilâhi aşkın
tanımını İbn Arabi bir şiirinde nasıl yapıyor.
" Sevgi bir orantıdır, hem Tanrıyı ilgilendiren hem insanı
ilmimiz bilmese de bu ilişkinin sırrını.
Sevgi bir zevktir bilinmez hakikati
Allah, Allah! Ne tuhaf değil mi?
Sevginin nedenleri sarıyor beni özüyle
Varlık ve yokluk gibi iki zıt elbisesiyle.
Allah' ın varlığı bile sevgiyle bilinir,
Onunla aynı değiliz,
O' na benzer değiliz ama, bizde de
O' nda da O görülür. Ey Allahım, affet beni, beni ve söylediklerimi
Şükür kabilinden söylüyorum ben bunları. "
Evet bu şiirle konumuza giriyoruz, "Allah' ın varlığı bile sevgiyle bilinir" cümlesi kanımca İbn
Arabi' nin düşünce sisteminin anahtar kavramlarından bir tanesidir. Fütûhat' daki sevgi konusundaki
bazı temel kavramlara bir bakalım. En önemli olgu burada analizini yapmaya çalıştığımız " aşk "
konusunun rasyonel akılla anlaşılamayacağıdır.
Düşünce bizi biryerlere getirir ama o noktadan sonra kanatları o yüksekliğe dayanamayan bir kuş gibi
yetersiz kalır. Hele dil bu konuda hiç yetenekli değildir, tabii maarifet devreye girmedikçe. Üstad
bu nedenle aşk ancak tadılır diyor ama tadan da dilini kullanamaz, yaşadıklarının ancak binde birini
aktarabilir. Bu olgu ilâhi aşkın ancak bir zerresi olan dünyevi aşkta bile geçerli olduktan sonra
ilâhi aşkta hangi boyutlara ulaşır, takdiri sizlere bırakıyorum. Ama biz yine de gelin düşüncenin
son sınırlarına kadar gidelim...
İbn Arabi' nin kozmogonisinde ( evrenin oluşumu ), ilk olgu " âma ", sonsuz karanlık kavramıdır.
Eğer bu âma kavramını bugünkü bilgimizle anlamaya çalışırsak, burada üstadın anlatmaya çalıştığı,
içinde bulunduğumuz zaman - mekân boyutlarının ötesinde ve hatta hayal edebileceğimiz tüm boyutların
ötesinde bir birlik alanının varlığıdır.
Bu evveli ve sonu olmayan mutlak birlik içinde, tüm olabilecek olanları potansiyel ( gizilgüç )
halinde saklar. Bu birlik alanında ilk hareket, " feyz ul akdes - en kutsal feyz " Yaratanın,
kendinden kendine tecellisi, yani belirişidir. İbn Arabi imgesel olarak bu muhteşem olguyu, şafağın
sökmesini haber veren zayıf bir ışığa benzetir. Milattan önce 600' lerde yaşamış olan çinli bilge
Lao Tze, benzer sonuca varmış ve ilk oluşu, sonsuz koyu mavi bir buluttaki aniden peydah olan, ateş
böcekleri gibi yanıp sönen ışığa benzetmiştir.
Bu konumda Yaratan daha " Ehad " dir ( kul huvallahu Ehad ...) ve insan akliyle hiçbir şekilde
kavranamaz. Kavranamaz çünkü buradaki " birlik " çokluğun karşıtı olan birlik değil (yani dualist
düşüncenin dışında), birlik üstü birlik veya " bir üstü bir " dir. Ancak Yaratan bir ileriki safhada
kendini güzel isimleri yoluyla meydana çıkardığı zaman ( esma ul husna ), " Vahid " konumundadır ve
akılla bir derece olsun kavranabilir hale gelir. Vahid," bir " demektir ve bu bir sayıların aslıdır.
( Bilindiği gibi matematikte de " bir " bilinen diziler halinde diğer sayıları üretir ).
İbn Arabi' nin esma ul husna' ya yaklaşımında en üstün isim, " Rahman " dır ve tüm diğer isimleri
içinde taşır. Gelelim şimdi " Rahman " ın anlamına. Alışılmış yaklaşımda, Rahman, merhamet eden,
sabırlı, ödüllendiren, iyi anlamlarına gelir.
İbn Arabi yaklaşımında ise Rahman herşeyden önce, " varlığa sevgiyle varlık veren " dir. Bu işlev
Yaratan' ın yaratma olgusunda, tabir caizse değişik duyguları arasında " seçim " yaptığını ve "
sübjektif " davrandığını gösterir. İleride göreceğimiz gibi insanlık maneviyat tarihindeki Sufizm'
in önemi açısından yukarıda açıkladığımız bu yaklaşım çok anlamlıdır. Üstad bu düşüncelerini şiir
yoluyla şöyle dile getiriyor.
Biz sevgiden sudûr ettik
Sevgi üzerine yaratıldık
Sevgiye doğru yöneldik
Sevgiye verdik gönlümüzü
Veya bir bilgenin dediği gibi
" İlk nokta
Başlangıç noktası
Gerçeğe Biri dedi:
İlk nokta aşktır...
Ve öbürü dedi:
Aynı zamanda,
Son nokta "
İlâhi Rahmet ( Rahman' ın ilk " nefesi " ) herşeyin başlangıcından bugüne hiç ayırım gözetmeden tüm
evrene yayılmış ve yayılmaya devam etmektedir. ( Bak Kuran Araf 156, Mumin 7 )
Besmele, " Bismillahir-rahman-i-rahim " işte bu " rahman frekansına " girmek demektir. " Rahman' ın
nefesi " konusunda bizleri dolaysız olarak ilgilendiren çok önemli bir noktaya daha temas etmek
istiyorum. İbn Arabi şöyle bir benzetme yapıyor : Sonsuz sükûnet halinden aktif yaratma haline
geçtiğinde Yaratan ilk olarak yukarıda belirtildiği gibi ilâhi isimlerin ilk örneklerini, ayan ı
sabite' yi ( arketipler ), yaratır. Yani potansiyel olarak insan ve evrenin modeli yapılmış ve
yaratılmaya hazır hâle gelmiştir.
Nasıl bir süre nefesimizi içimizde tuttuğumuzda, göğsümüzde basınç oluşur ve bir süre sonra
patlamaya benzer bir rahatlamayla nefesimizi dışarı verirsek, basınç altındaki varlık da Hakk'ın
derinliklerinden " Rahmet " şeklinde dışarıya fışkırır. Hazret bu olguya "
en-nefes'ur-Rahman-Rahman' ın nefesi " demektedir. Bu Rahmet aynı zamanda muhabbet, yani sevgidir ve
bu ilâhi sevgi her hareketin temel ilkesidir. " Big bang " i, büyük patlamayı, evrenin ilk oluşumunu
anlatan ne dahiyane bir yaklaşım! Fizikçilerin anlamaya çalıştıkları " sır " sevginin sevgiden
meydana çıkması ve atomları beraber tutan, kuantum fizikçilerinin kafa patlattıkları o gizli çekim
ise yine o anlatılmaz sevgi olabilir mi ? Bu ilk patlama tüm evreni kaplayan bir rahmet seli ile
oluşturur ve bu " feyz - taşma ", her an yenilenmekte ve devam etmektedir.
Rahman' ın nefesinin fışkırmasından önceki hâl ise, " kerb " sözcüğü ile anlatılmaktadır. " Kerb "
olağanüstü doldurmak veya yüklemek kökünden türemiştir ve aynı zamanda, meselâ midenin aşırı
doldurularak çatlayacak hale gelmesini de ifade eder. Burada hemen modern insanın sahip oldukları
ile o dar varoluş alanını tıka basa doldurması, çöp kutusuna atar gibi hırsla yiyecekleri içine
atması, dumanı içine çekmesi vs... gibi davranışlar akla geliyor.
Şöyle bir soru sorabilir miyiz : Yine yukarıda sözünü ettiğim "varoluş depresyonu" nun nedenlerinden
bir tanesi, insanın içinde programlanmış olan rahmet duygusunu yaşayamaması, olabilir mi? Tıpkı
nefesini tutar gibi, malı, mülkü ama yalnız maddeyi değil, sevgiyi de içinde tutup veremeyen,
dolayısıyla içi sıkılan insan, rahmet frekansına girebilir mi?
Ama bunun da ötesinde her verdiğimiz nefesin, aslında bu ilâhi nefesin bir minyatür örneği olduğu
bilincine varmak mümkün mü? İlerki aşamalarda pratik uygulamalar bahsinde bu konuya tekrardan
değineceğiz. İbn Arabi' nin diğer bazı orijinal görüşleri ile konumuza devam edelim. İbn Arabi,
Füsus da şöyle diyor :
" Eğer insan Yaratan'a bağlanır, O'na aşık olursa, Sevgilisi Yaratan olur."
Sevgisinde öyle bir makama ulaşır ki, Yaratan' ın yarattıklarına karşı
duyulan aşkta yok olma ( fenâ ) halinden çok daha ileri bir makâmda,
Yaratan'ın aşkında yok olur. "
Ve bu Yaratan' ın aşkında yok olma ise kapıların ard arda açıldığı sonsuz bir gelişim yolu, gerçek
özgürlüktür. Lütfen burada tüm yazılacak olanları gerçeğe sadece bir adım yaklaşma olarak görün, biz
burada yukarıda değindiyim gibi öyle bir sınırı zorluyoruz ki, akıl her an bir tuzağa düşebilir, en
büyük tuzak ise kendi aklına tapmak, yani mehtaba işaret eden parmağı mehtap sanmaktır.
" Genç derviş mürşidine bana Hakkı göster demiş, yaşlı adam
işaret parmağı ile vadiyi aydınlatan mehtaba işaret etmiş,
genç derviş parmağa bakmış, " bu mu " demiş..."
Halbuki mehtap ışığını güneşten alır, güneş ise evreni Yaratan' ın sadece bir anlık buyruğudur. Bu
nedenle müslümanlar her şeyde, Kur'an ayetlerini okuduktan sonra bile, " sadak
allahu-l-azîm-doğrusunu Allah bilir " derler.
Şimdi gelin esas konumuza girelim ve orada, ilâhi aşkın ne olduğunu Hazret' in dilinden dinleyelim.
Yaratan ın özünün sevgi olması.
Bizim anladığımız anlamda nesnesi - objesi olmayan sevgi olmaz, çünkü ikilemler yani dualite
dünyasına göre yaratılan bizler dünyasal yapımız gereği sevgiyi hep böleriz. Ama ikilemler âlemi
yaratılmadan önce, yani herşey mutlak birlik iken, herşey " O " iken, sevgi nasıldı? Bu soruyu
sormak bile bizlerin önüne muhteşem bir manzara çıkartır. Biryerlerde sonsuz bir sevgi okyanusu
varsa, demek oluyor ki, sevgi kademelerini, hiyerarşisini aşmak ve gitgide " O " nun sevgisine
benzer bir sevgi yaşamak, varoluşun gerçek ve nihai amacı olabilir.
" İlk başlangıçta, zamanın başlamasından önce sevgi,
kendinden kendine " yönelen " bir sevgiydi. Bir başka deyimle tekliği gereği,
Yaratan kendisini seviyordu.
Ama bu bizim anladığımız anlamda bir özseverlik-narsizm değil, mutlak sevgiydi. "
Yaratanın sevgisinin sonsuz güzellik ortamında var olması
Bu sonsuz sevginin en önemli özelliği güzellik-çirkinlik, yani dualite ötesi bir " güzellik ve ahenk
" te olmasıdır. Burada hemen çağımızın ruhsal hastalıklarından biri olan narsisizm-özseverlik
konusunda önemli bir noktaya temas edelim. Bilindiği gibi mitolojide Narsis, suda yansıyan kendi
yansımasına aşık olur ve bunun bedelini korkunç bir yalnızlıkla öder, çünkü artık başka kimseyi
sevemez. Narsis hikâyesinden ders alarak, bizlerin yukarıda sözünü ettiğim sevgi kutuplaşmasının
öbür yanı, yani olumsuz kutbunda olduğumuzu düşünelim. Ama Yaratanın bizlere örnek olarak sunduğu
sevgi modelinde ise sevgi kendi kendisine değil diğer varlıklara yönelik bir sevgidir ve bu sevginin
gereği ise " taşma " dır ( feyz ).
İbn Arabi bu karşılık beklemeden vermeye Kur'an tabiri olan " ihsan " sözcüğünü kullanıyor. Demek ki
Narsis' in gördüğü hayali aşıp, aslına varması gerekirdi ki, Rahman-feyz-ihsan frekansına girsin ve
tüm yaratılmışlara bu güzelliği yansıtsın.
Narsisizm olgusunun bir diğer yönü ise, özsever insanın içinde biriktirdiği öfkedir. Bu öfke hem
varamadığı dünyaya, hemde kendini tutsak eden, sonsuz gelişme potansiyelinden mahrum eden yine
kendisine yönelir. Buna nefse, egoya yönelik öfke de diyebiliriz. Çünkü o nefs, kendisini
kendisinden, aslından çalmıştır !
Narsisist insanın bir başka dramı ise, kendi güzelliğine inanmamasıdır hatta nefret etmesidir. Nasıl
etmesin, her geçen gün yegâne değeri zannettiği gençliğinden tazeliğinden, güzelliğinden birşeyler
yitiren bir insan. Zamanın elinde bir oyuncak... Estetik ameliyatlar, olmadık kozmetik girişimler,
hergün yutulan vitaminler, bir ömür boyu orası burası delinen tekneyi batmaktan kurtarma çabaları...
Peki bu geçici, zamanın keyfine teslim olmuş bir " güzelliğin " alternatifi olan ilâhi güzellik
acaba nasıl bir şey olabilir ?
Gelin bu sorunun cevaplarını aşağıda vermeye çalışalım :
İlâhi sevgi ve güzelliğin devamlı artması
Burada karşılaştığımız güzellik, statik-durağan bir güzellik değilde, dinamik, sürekli artan bir
güzellik olabilir mi ?
" Düşünün anlatılamayacak kadar güzel bir deniz kenarındasınız,
karşıda ufuk çizgisinde sıra sıra adalar var ve güneş bu adalar arasından batıyor.
Havayı altın rengi bir güzellik sarıyor, içiniz burkuluyor
ve susup hûşu içinde bu muhteşem manzaraya kendinizi bırakıyorsunuz,
biraz sonra güneş ufuk çizgisine varıyor ve tüm ihtişamı ile batıyor
ve... karanlık basıyor...
Ama birde güzelliğin hiç bitmediği bir dünyada,
hiç batmayan ve her an ihtişamı dahada artan bir gün batımı düşünün .
Bu kadar güzellik insanı aklından edebilir."
İşte İbn Arabi' nin aşağıdaki şiiri bu olguyu anlatıyor :
" Çünkü ben O' nunla karşılaştığım daha ilk anda
Güzelliği devamlı artan birini görüyorum karşımda
Bir vecd gerekli ki olsun durağımız
Artınca güzelliğinden uyumlu beraberliğimiz. "
Demek ki Narsis yansıyan hayaline aşık olmakla kendini sonsuz gelişme potansiyelinden ve geçici
güzelliğin karşıtı olan, sonsuz ve artıcı güzellikten mahrum ediyor. Güzelliği sevgiden ayıramazsak
biz burada yine çok şaşırtıcı bir olgu ile karşılaşıyoruz, artan sadece güzellik değil,
İbn Arabi' nin o keskin görüşüne göre, sevgi de devamlı yenileniyor!
" Çünkü benim sevdiğim Sen' in bende bulduğun şeye bağlı "
Yaratman gibi Sevgin de hep yenidir benim için "
Yaratan her an tüm evreni yeniden yarattığına, ve her yaratış bir öncesinden daha mükemmel olduğuna
göre ( ilâhi ölçülere göre ) ve sevgiyi de bizim kalplerimize O yerleştirdiğine göre, her yeni an,
yeni bir sevgi, her yeni an daha mükemmel bir sevgi...
İlâhi güzelliğin hiçbir benzeri olmayan bir güzellik olması.
İbn Arabi burada yine bizleri şaşırtıyor ve ilâhi güzelliği tanımlarken, " daha önceleri tanıdığımız
hiçbirşeye benzemeyen " bir güzellikten sözediyor. Normal şartlar altında birşeyi tanımlarken, o
şeyi zihnimizde, hafızamızda daha önceleri yaşadığımız benzer birşeyle karşılaştırır ve böylece bir
sonuca varırız. Ama ilâhi güzellik " görüş " ü ise tamamen orijinal, öncesi olmayan, kıyas kabul
etmeyen bir görüş. " Rembrandt " ın hakiki bir tablosunu düşünün, bu tablo tektir ve tekliği
nedeniyle bir servet değerindedir. Kopyası veya sahtesi anlayan için beş para etmez. Rembrandt Allah
vergisi dehası sayesinde bu eseri "yaratmıştır".
Ama eşi bulunmazlığın ötesinde bu tabloya her an bir başka güzellik eklendiğini düşünün, müzedeki
tablo her an bir şekilden başka bir şekile giriyor her geçen an daha da güzelleşiyor. Herhalde tüm
dünya televizyonları bu olayı yansıtmak için birbirleri ile yarışa girer ve çağın olayı olurdu. İşte
âriflerin yaşadıkları ilâhi güzellik belki de böyle bir şey..." Bu sürekli yenilenen güzellik
kavramı,
" Rabbiniz her an yeni bir yaratmadadır "
Kur'an ayetine belirli ölçüde bir paralellik gösterir.
Sevginin ve güzelliğin statik olmaması, sürekli yenilenen ve daha da ötesi sürekli " artan "
nitelikte olması bizleri yepyeni bir varoluş alanı ile temas ettirir. Artık " fena", yokluk,
aşılmış, " bekâ ", Yaratan ile sürekli var olmaya doğru bir adım atılmıştır.
İbn Arabi Hz. de rahmetle andıktan sonra, İlâhi aşkın tecelligâhı olan bir yüce insandan daha söz
etmek istiyorum, tanımlara, kavramlara sığmayan, Hz.Mevlâna'mız... 1244 tarihinin sıcak bir yaz
gününde, Doğu Anadolu dağlarının ücra bir köşesindeki bir yayladayız. Yüce bir çınar ağacının hemen
yanıbaşında bir çeşme, biraz ötede çimenler üstünde bir posteki... Saçı sakalı birbirine karışmış,
zayıflıktan avurtları çökmüş bir adam, gözleri alev alev, bakışları sanki insanı delip geçiyor.
Postekisi üzerine çökmüş Mevlâsına yalvarıyor, dileği ilk bakışta biraz garip gibi görünüyor,
Allahım diyor,
" Bana katlanabilecek birisini çıkar karşıma, çıkar ki benim gönlümü yakan ateş onun da
gönlünü tutuştursun, ateşler birleşsin, tek bir ateş olsun
ve bu ateş asırlar sonra bile dünyaya nûr saçmaya devam etsin. "
Birdenbire Derviş sanki yıldırım çarpmış gibi oluyor, tüm bedeni titremeye başlıyor, çünkü gönlüne
bir ses geliyor, gaipten gelen bir ses...
"Ne verirsin, evet seni o insanla karşılaştırırsam neyini verirsin? "
Bir an bile tereddüd etmeden koca Derviş yanıtını veriyor.
" Canımı veririm "
Öyleyse diyor, ses
" Konya' ya git, Mevlâna Celâleddin'i bul ..."
Evet Şemsi Tebrizi Hz., Hz.Mevlâna' nın gönlünü uyandırmak, tüm bildiklerini O' na aktarmak için,
gözünü kırpmadan o mubarek canını, yüzyıllar boyunca insanlar feyz alsınlar diye ve belki de şu anda
sizin bu satırları okumanız için feda ediyordu.
Sahne değişiyor, tarih 23 Ekim 1244, günlerden Cumartesi, Konya' da " Şekerciler Hanındayız " . Bir
oda, kapısında kocaman pahalı bir kilit. O zamanın varlıklı tüccar kıyafetine bürünmüş bir adam,
yavaş ve ağır adımlarla, cebinden anahtarı çıkartıyor ve kapının kilidini açıyor.
Aslında bu adam, bizim Derviş Şems' den başkası değil, ama dikkati çekmemek için zengin tüccar
kılığına bürünmüş, görkemli kilidi görenler, odada ne pahalı mallar olmalı diye fısıldaşıyorlar ve
O' na gıpta ediyorlar... Derviş odaya giriyor, yerde bir hasır ve üstünde yastık yerine kurutulmuş
kil parçası, kırık bir testi... Uzanıyor, tefekküre dalıyor, ikindi vaktini bekliyor... Hz. Mevlâna'
nın, gönlünde o gün nereden kaynaklandığını bilmediği bir heyecan var, ikindi vaktine doğru, atını
eğerletiyor ve çarşıya çıkıyor. Yolu Şekerciler Hanı' na yaklaştığında, Hz. Şems'de, yüzünde gizemli
bir gülümseme ile yavaşça yerinden kalkıyor, abdestini tazeliyor ve dışarı çıkıyor. Gönlünde zerre
kadar tereddüd yok, emin adımlarla kavşağı dönüyor ve karşısında atı üzerinde Hz. Mevlâna.. Havada
anlatılmaz bir gerilim, sanki tüm Konya ahalisi, kurak geçen bir yazdan sonra ilk yağmuru
bekliyor...
Şems i Tebrizi Hz. leri, görenlerin şaşkın bakışları altında atın yularını tutuyor ve durduruyor.
Sonsuza kadar sürecekmiş gibi geçen bir an, iki yüce ruh göz göze geliyorlar, ağızlar susuyor ama
iki gönül arasında akıl almaz bir iletişim başlıyor. Işık hızı da ne demek oluyor, gönül hızı ile
"görüşüyorlar " ve sanki zaman duruyor. Bir süre sonra Şems Hz. lerinin çakmak çakmak yanan
gözlerinde yine bir gülümseme oluşuyor ve Hz. Mevlâna' ya sorusunu soruyor...
" Kim daha yücedir, Beyazıd ı Bistami mi, Hz. Muhammed mi "
Yüce Mevlâna' mız bu nasıl soru diyor, " tabii ki Hz. Muhammed ( SAV ) daha yücedir. "
Şems Hz. yine muzipçe bakarak ekliyor : "Ama Beyazıd ı Bistami, kendi cüppesini kastederek, 'bu
cüppenin altında Allah' dan başka bir şey bulamadım' demişti " diyor. Ve tabii beklenen yanıt
gecikmeden geliyor, Hz. Mevlâna' mız,
" Evet doğrudur, Beyazıd bu sözleri söylemiştir ama O, o hâli geçememiş oraya takılıp kalmış ama Hz.
Muhammed ( SAV ), Peygamber olduğu, tüm günahlardan arınmış olduğu halde, günde yetmiş kez istiğfar
ederek, her gün yetmiş yeni kademe aşmıştır."
diyor.
Böylece İslam dininin ve dolayısıyla Sufizm' in evrensel özelliği olan, "sonsuz gelişme
potansiyelini " anlamış olduğunu, belirtiyor. Yani her gün birşeyleri terk, her secde bir rota
düzeltme, her an yeniden doğma... Ne bakışmış o bakış ki, ne gönülmüş o gönül ki, Hz. Şems, Hz.
Mevlâna' mızın gönlüne nazar ettikten sonra, 25618 beyitlik Mesnevi i Şerif, 50000 beyitlik Divan ı
Kebir, Fihi Ma fih, Mecâlis-i Seb' a ve Mektubât ortaya çıkıyor. Sanki gönül coşması değil, volkan
patlaması... Şems Hazretleri' nin canını vermeyi bile göz kırpmadan kabullendiği ve Hz. Mevlâna' nın
gönlünde uyandırmak istediği o ateş, insanlığın belkide en büyük sırrı.
Son din tebliğ edildikten, son peygamber peygamberlik kurumunu mühürledikten sonra insanlığa son bir
işaret, son bir armağan. Rabia Sultan' da, Hallac Hz.' de, İbn Arabi' de, insan Yaratan ilişkisi
sanki daha vasıtasız, arada Şems Hz. leri gibi bir "aracı " yok. Evet tüm bu velilerin bir tür
eğitim aldıkları mürşidleri olmuş ama bunlar bilebildiğimiz kadarıyla Şems niteliğinde değil. Hz.
Mevlâna - Hz. Şems karşılaşmasında insanlığa verilmek istenen daha değişik tarzda bir mesaj. Sanki
uçsuz bucaksız bir deniz bir başka uçsuz bucaksız denizle buluşuyor. Sonsuzluk sonsuzlukla
kucaklaşıyor, sonsuz aşk sonsuz ilimle buluşuyor. Hz. Mevlâna' nın oğlu Sultan Veled, İptidaname' de
bu buluşmayı şöyle anlatıyor :
" Ansızın Şemseddin geldi, ona ulaştı. Mevlâna'nın gölgesi,
onun ışığının parıltısında yok oldu.
Aşk âleminin ötesinden defsiz, sazsız bir sestir erişti.
Şems ona maşuk halindan bahsetti.
Bu suretle de Mevlâna' nın sırrı gökleri aştı.
Şems dedi ki : Bâtın âleminde ilerisin ama şunu duy ki ben, bâtının da bâtınıyım.
Sırların sırrıyım, nûrların nûruyum ben.
Erenler, benim sırlarıma erişemez.
Aşk yolumda perdedir benim.
Diri sevgi tapımda ölüdür...
Şems, onu öyle şaşılacak bir Âleme çağırdı ki o âlemi ne Türk rüyasında gördü,
ne Arap.
Üstad Şeyh yeni bilgi beller bir hale geldi, hergün huzurunda ders okuyordu.
Sona erimişti ki işe yeniden başladı, kendisine uyuluyordu, bu sefer o,
Şems' e uydu.
Yokluk bilgisinde olgundu, fakat Şems'in ona gösterdiği bilgi, yepyeni bir bilgiydi...
Şems, maşuk erenlerindendi, onu da o âleme, maşukluk cihanına davet etti.
Mevlâna da onun cinsindendi, ona ulaştı, can yoluyla canlar canına kavuştu.
Şems i Tebrizi, o tabiatı kan dökücülük olan er,
yol gösterici oldu. "
İki denizin buluşması, insanda tecelli eden ilâhi aşk etrafında tevhidin yaşanması ve Şems Hz.'
lerinin görevini tamamlamasından sonra " kurban edilmesi "... Sanki tüm bu olağanüstü olaylar ilâhi
bir oyunun perdeleri. " Oyunun " her aşamasının belirli bir mesajı var ve son sahne, trajedi gibi
görünmesine rağmen, yine de tüm insanlığa ve özellikle metafizik geriliminin dayanılmaz boyutlara
eriştiği, 21 inci yüzyılın insanlığına yani bizlere sunulan ilâhi bir mesaj. Bakın Divan ı Kebir
bize ne diyor...
" Bizim ölümümüzle bir dünya dirilir, çünkü öyle aşağılık bir kurban değiliz biz. "
( DK 6/292 )
Evet anlaşılan ilâhi aşkı, yani sevginin ötesindeki sevgiyi yaşamanın, özgürlüğün ötesindeki
özgürlüğe varmanın, yokluğun ötesindeki yokluğa varmanın yolu insandan geçiyor. " Kapı " insan;
ötelerin ötesine gitmenin, Mevlâya varmanın en kestirme yolu ve kapısı, insan. Şems' ini yitirdikten
sonra Hz.Mevlâna bir tür içsel deprem yaşıyor, bilindiği gibi iki yüce ruh arasındaki bu anlatılmaz
beraberliği kavrayamayan bazı kişiler büyük bir varsayımla Hz. Şems'i katlediyorlar.
Bu içsel deprem bir tür yeniden doğuşa benziyor, içinde birşeylerin ölmesi ve başka bir insanın
meydana çıkması gibi bir şey.
" Zaten Tebrizli Şems de bir bahanedir. Aslında güzellikte eşsiz olan da biziz,
lütufta eşsiz olan da "
( DK III 1576 )
Deniz denize kavuştuktan sonra ne Şems kalır ne de Mevlâna...
" Allahım, Sana kavuşmama engel olan,
Senin yolunda rahatça yürümeme mani olan ayağımdaki bu diken, benim kendi varlığımdır.
Bu sebeple, kendimden uzaklaşmak, kendimi kendimden kurtarmak isterim... "
( Mevlâna, Şefik Can Sayfa 141 )
Şimdi Mevlânamız' dan tüm insanlığa ulaşan mesajın ana hatlarına bir daha bakalım. Tekrar tekrar
üstünde durulan olgu, " insanın kutsallığı " dır. Yukarıda gördüğümüz gibi insan kutuplaşmış bir
yapısı olan varlıktır. Bir yanı sonsuzlukta bir yanı ise sonlu dünyadadır. Böylece insan "
sonlulukla sonsuzluğun buluşma noktasını " oluşturur.
" Orada bir âlem, burada bir âlem, ben ise tam ortada, eşikteyim "
Serbest iradesi ile sonluluk ve sonsuzluk arasında seçme iradesine sahip olan insan çok yüce bir
sorumluluk altındadır. ( Takva = Sorumluluk bilinci )
Bu sorumluluk akıllara hayret verecek bir orandadır, çünkü Allah ( cc ) dostlarından duyduğumuza
göre insan bu evrenin içinde değil, evren insanın içindedir, hatta insanın gönlünden kaynaklanır!
" Varlık âlemi birlikten kaynaklanır.
Arı varlık peteğini oluşturur, arıyı oluşturan petek değildir.
Arı biziz, çokluk dediğimiz şey bizim yaptığımız petekten başka bir şey değildir. "
Mesnevi 1810
Yine insanın bir başka tanımlanması :
" Sen cihanın hazinesisin, cihan ise yarım arpaya değmez.
Sen cihanın temelisin ve cihan senin yüzünden taptazedir.
Diyelim ki âlemi meşale ve ışık kaplamış, çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o,
iğreti bir rüzgârdan başka nedir? "
( Mevlâna Rubailer 228 )
İçinde bulunduğumuz 21 inci yüzyılın başlarında, kulağa ne hoş geliyor değil mi? Hırsımızdan dolayı
üstünde yaşadığımız şu mavi gezegeni neredeyse yaşanamayacak oranda kirleten biz insanlara ne güzel
ve ne ümit verici bir mesaj.
" Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu!
Ey şahlık cemâlinin aynası mutlu varlık!
Her şey sensin, âlemde ne varsa senden dışarıda değil.
Sen her ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende. "
( Mevlâna Rubailer 1382 )
Evet son peygamber ile vahiy kurumunun artık kapandığında " ilham " kapısının hala açık olduğuna
işaret ediyor bu beyitler.
" Her şey bizde, bizim içimizde ",
Afrika' da göbeği şişmiş, açlıktan ölen çocuklar, kirlettiğimiz ırmaklar, denizler, katlettiğimiz
yağmur ormanları... Evet can çekişen şu mavi gezegen, ne varsa hepsi bizde, bizim gönlümüzde...
" Hem korkunç hem de muhteşem insan! "
Aslında bu " her şeyi " ayakta tutan, atomları elektronları, gezegenleri birbirine çeken ve ahenkli
bir şekilde evreni oluşturan temel, asıl güç... aşk.
" Tanrı hikmeti bizi ezelden beri birbirimize aşık etti.
O ezeli hükme göre evrenin tüm zerreleri çift çifttir
ve her zerre de kendi çiftine aşıktır.
Evrende her zerre de kesinlikle kendi çiftini ister.
Kehlibar nasıl saman çöpünü çekerse her zerre de kendi çiftini çeker.
Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim.
Şu halde yerle gökün de aklı var; böyle bil.
Çünkü akıllıların işlerini işliyorlar. "
( Mesnevi III 4400 )
Bu satırlar müthiş bir gerçeği açığa çıkartıyor, eğer her şey yukarıda söylenildiği gibi bizim
gönlümüzden kaynaklanıyorsa, bu dünya bizim gönlümüzün yansıtması ise, aşkını yitiren gönül nasıl
bir dünya yansıtır? Sonuç çözülme, ahenk bozulması, ekolojik dengenin yitirilmesi, sevgi yerine
nefretin gittikçe ağırlık kazanması yani kaosun meydana çıkmasıdır. İnsan gönlünü bir mercek gibi
hayal edersek ve bu mercek tozlanmışsa, ilâhi iradenin yaptırıcı ışığı bu mercekten geçerken, bizden
kaynaklanan nedenlerle saflığını yitirir, zerrelerin birbirlerine olan aşkı zayıflar, dirlik, düzen
bozulur. Şems Hz. lerinin ne için canını verdiğini şimdi daha iyi anlıyoruz,
" Bizim ölümümüzle bir dünya dirilir, aşağılık bir kurban değiliz biz. "
Allah' ın Rahmeti, gözlerini kırpmadan canlarını feda eden bu yüce insanların üstüne olsun.
Evrendeki parçacıkları birbirlerine çeken, yani evreni ayakta tutan temel güç bu akıllara sığmaz "
aşk " ise, bu evreni gönlünde taşıyacak kadar yüce olan insanın bir diğer insanla ilişkisi ne
olabilir? Bir başka deyimle atomun çekirdeği proton ile etrafında dolaşan elektronlar karşıt değerli
olmalarına rağmen ( bilindiği gibi proton +, elektron - dur ve fizik yasalarına göre birbirlerini
itmeleri gerekir ) birbirlerini çekiyorlarsa, gerçek insan ilişkisi, bu ilişkinin " sırrı " nedir?
Gelin bu sırrı Hz. Mevlâna'mızın mubarek ağzından dinleyelim, Şems Hz. lerini anlatıyor...
" Onun yüzüne baktığım ilk andan itibaren sadece yokluk gördüm,
aklın anladığı anlamda ne konuştuğu dil, ne ruh, ne de gönül vardı.
Eğer Eflatun o mehtabın güzelliğini ve o sevecenliği görmüş olsaydı
şüphesiz benden daha çılgın ve şaşkın olurdu.
Sonsuzluk sonluluğun aynasıdır ve sonluluk da sonsuzluğun aynası ama Şems'in aynasında sonluluk da
sonsuzluk da Onun iki saç lülesi gibi iç içe olmuşlar. " Rubailerde bu sırra biraz daha açıklık
getiriyor :
" Gözümüze bak da Hakk' ın cemalini gör.
Çünkü bu, gerçeğin kendisi ve katıksız bilginin ışığıdır.
Hak da kendi güzelliğini bizde seyreder.
Sakın bu sırrı açıklama, kanını yerlere dökerler. "
Evet maddeden oluşan evrenin düzenini ayakta tutan, zerreleri birbirlerine kenetleyen aşktır ama
insanda
" aşk aşkı seyreder ! "
Sen ben, ayrılık gayrılık, dil ırk, din dinsizlik ötesinde, insan insanda " aşkı " seyreder. Ve...
" söz burada düğümlenir, kalem kırılır, bu şiir senden utanır..."
İnsanlar arasındaki ilişkinin kutsallığına, sırrına yukarıdaki satırlarda biraz olsun yaklaştık.
Gelelim şimdi insan dünya ilişkisine, alabildiğine kirlettiğimiz derelerimize, ırmaklarımıza,
denizlerimize, yakıp kül ettiğimiz ormanlarımıza...
Bir veli, bir Allah dostunun görüşüyle evrene bir nazar eyleyelim, bakalım neler göreceğiz.
Lambalar değişik, ama ışık hep aynı ışık.
Şu insan beyninin yavaş yavaş ölen lambacı dükkânında,
Ne denli çok pırıl pırıl lambalar var,
unut hepsini...
Dikkatini öze yönelt, nûra yönelt,
berrak bir mutluluk kendi kutsal ateşini sessizce söndürüyor.
Bak nûra sana tüm gördüklerinden akıp duruyor,
tüm insanlardan, mümkün olan ve aslında iç içe olan herşeyden !
İyiden, kötüden, düşünceden ve aşktan.
Ve lambalar değişik,
ama ışık hep aynı ışık !
Bir madde, bir enerji, bir ışık,
ışık da ne söz, kökeni ruh olan tek bir nûr.
Durup dinlenmeden her gördüğünden fışkırıyor.
Fırıldak gibi dönen, cayır cayır ışıldayan, yanan bir pırlanta.
Bir, bir, bir... ( Divan ı Kebir )
Gönül gözü ile dünyayı görebilsek, nasıl bir dünya görürdük ve o dünyaya acaba şimdi kıydığımız gibi
kıyabilir miydik?
Ben - ötesi ; ( Transpersonel psikoloji )
Tüm Hakları Saklıdır ©
Turkceforum.biz

Powered by vBulletin® Version 3.6.4
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.