PDA

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN

FORUMA GİT : DIGER BiR PUT: Abdülkadir Geylani


kul_yutmaz
30-04-2008, 10:30
Abdülkadir Geylani Hayatı

----------
FUKAHÂNIN İMTÎHAN ETMESi


Daha önceden Bağdat'ın, zamanın mühim ilim merkezlerinden birisi olduğunu belirtmiştik. Âlimlerin bir görevi de halk arasında şöhret bulan kişilerin ilmî seviyelerini ölçmek, böylece halkı, kendilerine zarar verebilecek kişilerden korumaktır, işte bu sebeple Bağdat'ın ileri gelen ulemâsı, bâzıları onun ilmî derecesini görmek, bâzıları da halli çok zor sorular sorarak, halkın gözünde yükselen îtibârını düşürmek gayesiyle Abdülkâdir Geylânî'yi imtihan etmeye karar verirler. Ne var ki, kendilerini bir sürpriz beklemektedir.

Abdülkâdir Geylânî'nin müridlerinden Müferrec b. Binhân b. Berekât eş-Şeybânî (v.?) şahit olduğu hâdiseyi şöyle anlatmaktadır:

'Abdülkâdir Geylânî'nin şöhreti yayılınca, Bağdat'ın ileri gelen, zekî fakihlerinden yüz kişi, her birisi ayrı ayrı birer mes'ele sormak maksadıyla vaaz meclisine geldiler. Ben de o mecliste idim. Fakihler meclise oturduklarında, Şeyh'in göğsünden sâdece Allâhu Teâlâ'nın istediği kullarının görebileceği bir nur çıktı. Bu nur, fakihlerin her birisinin göğsüne uğradı. Kendisine nur isabet eden her şahıs acıyla kıvranıp, bağırarak, üstünü başını parçalıyor, kürsüdeki Şeyh'e doğru giderek, başını onun önünde eğiyordu. Bu esnada olayın cezbesiyle mecliste bulunanlar öyle bir gürültü çıkardılar ki, ben 'Bağdat yıkılıyor' zannettim. Bu durum sona erince, Şeyh bütün fakihleri ayrı ayrı kucaklayarak, onların sorularını ve cevaplarını kendilerine teker teker bildirdi.

Meclis bitince, onların yanma sokulup, sordum:

—Size ne oldu?

—Meclise geldiğimizde bütün bildiklerimizi umuttuk. Bizler, sanki hiç ilimle uğraşmamış gibi olduk. Tâ ki, Şeyh bizi kucaklayıp, bağrına -bastı da, şuurumuz yerine geldi, diye cevap verdiler.'257

Mutasavvıflar ile diğer islâm âlimleri arasında bu tür olaylara târihimizde zaman zaman rastlamaktayız. Burada ilginç olan bir nokta var: Abdülkâdir Geylânî kendisini imtihan ve perişan etmeye, küçük düşürmeye gelenleri azarlamamış, onlara karşı ters bir tavır takınmamıştır. Olayın sonunda da herkesi tek tek kucaklayarak, yolunun kardeşlik ve hoşgörü yolu olduğunu göstermiştir, işte bize göre, gerek bugün için ve gerekse târih boyunca bu olaydan çıkarılması gereken derslerden birisi de budur Hoşgörü ve anlayış.



Yediği tavuğu dirilten hakkabaz (S.95-96)


TAVUĞUN CANLANMASI



Abdülkâdir Geylânî'ye bir kadın yanında çocuğu olduğu hal- de gelerek: 'Oğlumun kalbinin sana karşı aşırı muhabbetle dolu olduğunu gördüm. Ben onun üzerindeki hakkımdan Allâhu Te- âlâ ve senin için vazgeçiyorum' diyerek, oğlunu tasavvufi eğitim görmesi için ona teslim eder. Şeyh, çocuğu seyr u sülûke başlatır ve mücâhedeye sokar.

Bir zaman sonra kadın, oğlunu görmeye gelir. Onu açlık ve uykusuzluktan dolayı zayıflamış, benzi sararmış bir halde bulur.Yiyeceği de sâdece arpadır. Bu duruma şaşıran kadın, doğruca, Şeyh'in huzuruna çıkar. Şeyh'in önünde, içinde tavuk kemikleri bulunan bir tabak vardır. Şaşkınlığı daha da artan kadın:

—Efendi! . Kendin tavukla besleniyorsun, bizim çocuk da arpa ekmeği ile karnını doyuruyor, diyerek bu işte bir haksızlık olduğuna işaret eder. Şeyh, elini tavuk kemiklerinin üzerine koyarak:

— 'Çürümüş kemikleri dirilten Allah'ın adıyla kalk! ' der. Kemikler bir anda canlanarak, öterek, koşan bir tavuk hâlini ah-verir. Bunun üzerine Şeyh:

—Senin oğlun da bu seviyeye geldiğinde istediğini yiyecektir, diyerek kendisinin de zamanında aynı mücâhedeyi gerçek leştirdiğini, bu yolun başlangıcının emek, sonunun ise nîmet olduğunu belirtir.



Bir vaazında sapık fikirlerini ve kibirlerine müritleri alet olduğu gibi,Allah resulüne iftira ediyor. (S.96-97)


'ŞU AYAĞIM HER ALLAH VELÎSİNİN BOYNU ÜZERİNDEDİR' DEMESi



Abdülkâdir Geylânî, Bağdat'ta ileri gelen elliyi aşkın şeyhin de hazır bulunduğu264 bir vaaz meclisinde bir ara kalbine tevec-cüh ederek şu sözleri söyler:

—İşte şu ayağım her Allah velîsinin boynu üzerindedir.

Bunun üzerine, orada bulunanlar bu sözleri kendilerine hitaben söylenmiş bir emir telakki ederek, boyunlarını onun ayağına doğru uzatırlar. Orada bulunmayan diğer sûfîler ise aynı şeyi gıyabî olarak yaparlar.

Esasen Abdülkâdir Geylânî'nin bu sözleri söyleyeceğini daha önceden pek çok sûfî haber vermiştir. Dolayısıyla öyle anlaşılıyor ki, bu beklenen bir hâdiseydi. Belki de tasavvuf çevrelerinde menfî bir tepkiyle karşılanmamasının bir sebebi bu olsa gerektir.

Bu sözler söylendiği andan itibaren büyük yankılar uyandırmış, gerek tasavvufun önde gelen şahsiyetleri, gerekse diğer âlimler bu söz hakkında fikirlerini beyan etmekten geri durmamışlardır. Biz burada, bu sözün söylendiği andaki sûfiye ileri gelenle rinden birkaçının, bu söz ile ilgili görüşünü örnek açısın -

'dan sunmak istiyoruz: Ahmed el-Kebîr er-Rifâî: O, bir gün zaviyesinde otururken, boynunu uzatarak: 'Boynum üzerine! ...' der. Bunu sebebi sorulduğunda da: 'Şu anda Abdülkâdir Geylânî 'şu ayağım...' sözünü söyledi.' der.

Abdülkâhir es-Sühreverdî: Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince o anda o mecliste bulunan Abdülkâhir es-Sühreverdî, başını neredeyse yere düşecek şekilde eğerek: 'Başım üstüne, başım
üstüne, başım üstüne! ..' der.

Ebû Medyen Şuayb el-Endülüsî: O anda Mağrib'de, müridle-ri arasında bulunan Ebû Medyen boynunu uzatarak: 'Allâhım! Seni ve meleklerim şahit tutarım ki, işittim ve itaat ettim' der. Bunun sebebini soran etrafındakilere: 'Şu anda Abdülkâdir Geylânî, Bağdat'ta 'şu ayağım...' sözünü söyledi' der. Bu olaya ora- dakiler târih düşürürler. Bir müddet sonra Bağdat'tan misafirler gelerek olayı ve târihi aktarırlar, iki târihi karşılaştırdıklarında Abdülkâdir Geylânî'nin o sözü onların tesbit ettikleri ile aynı za- manda söylediği anlaşılır.

Ebû Sa'd el-Kaylevî'nin görüşleri bu sözlerin sebebini îzah eder mâhiyettedir: Ona göre Abdülkâdir Geylânî bu sözleri şüphesiz ki, emir ile söylemiştir. Bu sözler onun kutbiyetini îlan için söylenmiştir. Kutup yer yüzünde her zaman bulunur. Ancak bâzdan sükût (susmak) ile emrolunur. Bâzılen ise kutbiyetlerini îlan ile emrolunur. îlan durumu kutbiyet makamında kemâle erenler içindir.

Abdülkâdir Geylânî'nin bu sözü emir ile söylediği kanâatini taşıyan sâdece Ebû Sa'd el-Kaylevî değildir. Ahmed er-Rifâî, Adiy b. Müsâfir, Alî b. el-Hîtî ve diğer bâzı sûfîler bu söz hakkında Ebû Sa'd ile aynı görüşleri paylaşırlar.

Hattâ bu hususu rüyasında Rasûlullâh'a (s.a.v.) soranlara da tesadüf ediyoruz. Bunlardan birisi Rasûlullah'ı (s.a.v.) rüyasında çok görmesi ile ün yapmış olan Şeyh Halîfe b. Musa en-Nehr'dir (v.?) . O, Rasûlullah'ı (s.a.v.) rüyasında görünce, ona Abdülkâdir Geylânî'nin bu sözü söylediğini bildirir. O da Şeyh Halîfe'ye 'Şeyh Abdülkâdir doğru söylemiştir. Çünkü o kutuptur. Onu gözeten de benim' cevâbım verir.





İslam’dan ayakları kaymış iki sapık (S.99-100)


HALLÂC-I MANSÛR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİ



Birtakım tasavvufi görüşlerinden dolayı 309/921'de îdam edilen tasavvufun bu renkli sıması, bilhassa 'ene'1-Hak' sözüyle islâm âleminde derin yankılar uyandırmıştır. Tabiatıyla, her sûfîyi yakından ilgilendirmiş, sûfîler de onun hakkında çeşitli görüşler beyan etmişlerdir. Abdülkâdir Geylânî, onun hakkındaki düşüncelerini edebî cümlelerle şöyle ifâde eder:

'Bâzı ariflerin akıl kuşu, suret ağacı yuvasından uçtu. Meleklerin saflarım yararak gökyüzüne yükseldi. O, sultânın şahinlerinden bir şahindi. Ama gözleri 'insan zayıf yaratılmıştır' bağıyla bağlıydı. Gökyüzünde aradığı avı bulamadı. Tâ ki, kendisine bir av belirdi de 'Rabbimi gördüm! .' (dedi) . Matlûbunun 'Yüzünü çevirdiğin her tarafı Allah'ın vechi kaplamıştır' sözleriyle, onun hayranlığı daha da ziyâdeleşti. Sonra da yeryüzüne düşüverdi. O, denizin derinliklerinde, ateşten daha değerli olanı aradı. Akıl gözüyle (eşyaya) baktı. Eserden başka bir şey müşahede edemeyince, tefekkür etti ve iki âlemde de mahbûbundan başka matlûb bulamadı. Bunun üzerine coştu. Kalbinin sarhoş lisanıyla 'ene'1-Hak' dedi. Beşere yakışmayan bir beste okudu. Varlık bahçesinde sarardı gitti. Sırrında ona şöyle seslenildi:

—Ey Hallaç! Sen kuvvetine güvendin. Bugün bütün ariflere niyâbeten de ki: Ey Muhammedi Hakikatin sultânı sensin. Sen, öyle bir insansın ki, varlık (vücûd) senin marifet kapının eşiğine göre tâyin olunmuştur. Ariflerin boyunları senin celalet ateşinde bükülür. Bütün yaratılmış, alnını orada secdeye koyar.

Abdülkâdir Geylânî, onun bu tavrının kendisine ters düşen şeriat tarafından yargılandığını, çünkü tarîkati muhafazanın, şe-rîatin emirlerini ikâme etmekle mümkün olacağını belirterek, Hallâc'a şöyle seslenir:

'Şimdi, vücud kafesine gir, izzet yolundan ayrıl, varlık zilletine geri dön.'

Sonunda, şeriat makası gelir ve dâva uğrunda fazla uzayan bu kanadı budar.

Abdülkâdir Geylânî'ye göre Hallaç tökezlemiş, ayağı kaymıştı. Çünkü zamanında elinden tutacak, ona manevî yolculuğun tehlikelerini gösterecek birisini bulamamıştı. Onun zamanında yaşasaydı, Hallaç bu hallere düşmezdi. Onun elinden tutar, kurtarırdı.





Şeyh Rislan (Aslan) ’a göre "kabul ve red, alma ve verme yetkisi Abdülkadir’in elindedir." Şirki (S.100)


Dimaşk'ın (Şam) odun satarak geçimini te'min eden bu sevilen şeyhi, Abdülkâdir Ceylânı hakkında şunları söylemektedir:

'O, zamanımızda şeyhlerin önderlerindendir. Hikmet ile konuşur. Manevî tasarruf ona teslim edilmiştir. Kabul ve red, alma ve verme yetkisi onun elindedir. O, zamanımızda 'Rasûlul-âh'ın nâibi'dir.'

Başka bir ifâdeyle Şeyh Rislân, Abdülkâdir Geylânî'nin haberde 'vâris-i enbiyâ'292 olarak bildirilen şahıslardan,.olduğunu söylemektedir.



Geylani’nin hayali ve batıl Rical-i Gayb inancı (S.264-265)


VELAYET - NÜBÜVVET ve RlCÂL-1 GAYB



Abdülkâdir Geylânî inananları îman derecelerine göre, zaman zaman çeşitli gruplara ayırır. Onun bu tasniflerinden birisi de, diğer ulemâda da sıkça karşılaştığımız veçhiyle, halkı üçe ayırmasıdır ki, bu üç grup şunlardaır: l- Avam (halk) . 2- Hâs (seçkin, seçilmiş) . 3- Hâssu'1-hâs (seçkinler seçkini) .

Bunlardan birinci gruptakileri yâni âmmî olan kısma dâhil ettiği kimseleri Abdülkâdir Geylânî 'şerîat çerçevesinde hareket eden müttakî müslüman' diye tarif eder. ikinci grubu teşkil eden hâs mü'minler ise düşünce ve davranışlarında şerîat ile iktifa etmeyip, Hakk'ın ilhamını bekleyerek ona göre hareket etmeye çalışan kimselerdir. Üçüncü gruptaki hâssu'1-hâs olanlar da ikinci gruptakilerle aynı hareket tarzına sahip olmakla birlikte, bunlar bu konuda biraz daha titizlik gösteren ve tecrübe kazanmış kimseler olup 'abdal' diye isimlendirilmişlerdir ve yine bunlar da fiil ve düşüncelerinde Hakk'ın ilham, emir ve tahrikini (hareket ettirme) bekleyerek ona göre hareket ederler. Bu tasnifin bir başka ifâdesi de şu şekilde îzah edilebilir: Mü'min genellikle şu üç halden birisi üzere bulunur: Takva hâli (mü'min) , velayet hâli (velî-evliyâ) , bedeliyet veya gavsiyet hâli (abdâl-gavs-kutup) . Bu üç hâlin birbirinden kopuk, birbirinden müstakil olmadığı, aksine bunlann birbirini takip eden, inananların îman derecelerine göre yapılmış bir tasnif olduğu îzahtan varestedir.

Mü'min, şer'in mubah gördüğünü yer. Velî yemeye inanır fakat kalp cihetiyle ondan nehyedilir. Bedel ise hiçbir şeyi önemsemez. O, Rabbinin gaybeti içerisindedir. Onda fânî olmuştur. Velî ile bedel arasındaki diğer bir fark da şudur: Velî emir ve nehiyle-ri yerine getirmekle ile mükelleftir. Bedel ise, şer'î hudutların korunması kaydıyla, ihtiyardan sıyrılmştır. Şer'î hudutları koruyarak, halktan ve kendisinden fânî olmuştur.486 Yine mü'min rızkını hevâsına göre değil, şeriatin belirlediği hudutlar içerisinde te'min eder. Velî, Allah'ın emri ile, kutbun veziri olan bedel ise Allah'ın fiili ile rızkını kesb yoluna gider. Kutba gelince, onun rı zık te'mîni ve tasarrufu Nebî (s.a.v.) 'inki gibidir. Çünkü o ümmet
içerisinde Peygamberin hizmetçisi, çocuğu, naibi ve halîfesi mesâbesindedir.





Geylani ve Arabi Allah’ın sıfatlarını hayali kutba vermeleri (S.313-315)


el-Fütûhdtü'/-Mekekiyye'de yeri geldikçe kutbun özelliklerinden bahsetmiş (bk.: el-Fütahâta'l-Mekklyye, 1/289-301,11/753-758, III/180-186) ve VELAYET için de ayrı bir bâb (konu başlığı) açmış (a.g.e., 11/326-333) olan Ibn Arabî, kutupları kitabın 462-556. bâblan arasında menzillerine göre açıklamış olmakla bu konuyu en geniş bir şekilde işlemiştir (a.g.e, IV/93-249) .



Çalışmamızın Abdülkâdir Geylânî'nin 'VAAZA BAŞLAMASI' konusunda tarifini yaptığımız 'kutup' hakkında Ibn Arabi'nin görüşleri ve yorumları doğrusu kayda değerdir. Ona göre 'hareket-i devriye (hayâtın devamını sağlayan hareket) ve âlemdeki her iş kutbun etrafında (üzerinde, kutup vasıtasıyla) gerçekleşir (Ibnü'l-Arabî, Muhyiddîn, Fusûsu'l-hifeem Tercüme ve Şerhi, -tere. ve şerh: Ahmed Avnî Konuk, haz.: Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın-, istanbul 1987,1/297) . Esâsında kutbun suret ve ruh olmak üzere iki yönü vardır. Âlemde cereyan eden işlerin ruhu (manevî yönü) onun ruhu vasıtasıyla, sureti de onun sureti vasıtasıyla meydâna gelir.' (el-Fütühâ-tü'l-Mekkiyye, İV/93) .

Ayrıca 'her makam ve menzilin, o makam ve menzilin kendisi vasıtasıyla gerçekleştiği bir kutbu vardır. (Meselâ) zâhidlerin, zühdün kendisi vasıtasıyla gerçekleştiği bir 'zühd kutbu' olur. Tevekkül, muhabbet, marifet için de aynı durum söz konusudur.' diyen Şeyh-i Ekber, Allâhu Teâlâ'nın kendisini mütevekkillerin kutbuna muttali kıldığını belirterek, o kutbun özelliklerini açıklar (bk.: A.g.e., İV/95 v.d.) isevî kutupların özelliklerini d-Fütdhâtü'l-Mekkiyye'nin 36-37. bâbla-nnda (a.g.e., 1/289-298) ve menzil ve makamlarına göre kutuplan da aynı eserin 464-556. bâblarında (a.g.e., IV/111-249) işleyerek 'kutup' ve 'kutuplar" eserinde geniş bir yer ayırmış olan Ibn Arabî 'Muhammedi kutuplar' hakkında da şunları söyler: 'Muhammedi kutuplar iki kısımdır: l- Hz. Peygamber'in bi'setinden önceki kutuplar: Onlar 313 resuldür. 2- Hz. Pey-gamber'in bi'setinden sonraki kutuplar: Onlar da 12 kutup ve ayrıca iki hatm (hâtem-i velâyeO'tir. (a.g.e., İV/94) .

işte 'bu ümmetin işleri bu 12 kutup vasıtasıyla gerçekleşir' diyen müellif bu Muhammedi 12 kutbun özelliklerini uzun uzun anlatır (bk.: A.g.e., İV/96 v.d.) .Şu da var ki, Muhammedi kutuplar muhtelif kısımlara ayrılmakla birlikte, onlardan her asırda sâdece bir tane bulunur, (a.g.e., İV/94) .

Mevlânâ da:

Öyleyse her devirde peygamber yerine bir eren vardır;

Kıyamete dek bu böyle sürer gider.

(Mesnevt ve Şerhi, 11/140)

diyerek, Ibn Arabi'nin görüşlerine iştirak eder.

Yukarı dön ([Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler])[Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler] ([Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler]></b>:openWin('pop_up_profile.asp?PF=1278&FID=8','profile','toolbar=0,location=0,status=0,me nubar=0,scrollbars=1,resizable=1,width=590,height= 425')) [Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler] ([Sadece Kayıtlı Üyelerimiz Linkleri Görebilmektedirler])