PDA

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN



FORUMA GİT : Zamanda Yolculuk Mümkünmü ?


Erzurumlu
20-06-2006, 12:08
Zamanda yolculuğun, uzayda yolculuk anlamına gelmediği aksine" kendi içinde yolculuk" olarak düşünülmesi gerektiği yani zaman içinde ileriye ve geriye yolculuk yapılabileceği iddia ediliyor...

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/kurtdeligigecidi.jpg

Bilim kurgu tutkunlarının değişmez rüyası olan zaman yolculuğu, günümüzde önemli araştırmalara neden oluyor. Bilimciler ve düşünürler, H. G. Wells`in öngördüğü bir tür zaman makinesinin yapılabileceğini varsayıyorlar, zaman içinde yolculuk fikri geliştirilirken yeni yaklaşımlar da ortaya çıkıyor.
Bütün bu varsayımlara karşı çıkanlar da var; beş dakikalık bir süre içinde yüz yıllık bir zaman dilimi aşılsa dahi yine aynı yerde kalınacağı söyleniyor. Einstein`in Görecelik Kuramı geliştirildikçe, zaman yolcusunun uzaydaki göreceli hareketi de zamanla eşit olacağından, zaman yolculuğunun yeni olasılıklara izin vermeyeceği belirtiliyor.

1949 yılında Kurt Gödel (altta), Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyordu.


Gödel`in Evreni
1949 yılında Kurt Gödel, Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyor (Einstein formüllerine göre evrenin genişlemesi durmuştu) ve kozmik bir
zamanın tanımlanması imkansızlaşıyordu. Çünkü yerel zaman gözlemcileri ile maddenin hareketi bir dünya zamanı içinde uyumsuzlaşıyordu. Modelin en inanılmaz yönü, varoluş kapanıyor, zamansal düğümler bir roketin gökte çizdiği yay gibi ancak yeterli eğimi çizdikten sonra, gözlemci geçmiş veya gelecekteki bir konuma gidip gelebilme imkanım bulabiliyordu. Her ne olursa olsun, dünyadaki herhangi bir konumda deneysel olarak varsayılan dönülebilir geçici bir dönem varoluyor ve eğer P ve O gibi iki hayali noktayı varsayarsak, P, O`dan önce geliyor ama daha sonra zaman çizgisi P ile O`yu birleştiriyor ve bu kez O, P`den önce geliyordu. İşte bu dönülebilir zaman çizgisi Wells`in rüyası olan zaman çizgisiyle eş değerdedir. Gödel`in evreni aslında yeterince tanımlanmış değildi ve sonuç olarak da zaman yolculuğunun imkansız olduğu sonucuna varıyordu. Kısacası, Gödel`in evreni imajinatifti, fiziksel olasılıklara dayanmıyordu.

Zaman yolcusu ne yapacağını çok iyi bilmelidir
G. J. Whitrow`a göre ise, kozmik rota yani dizinsel zaman akımı kuramı yerine kozmik zaman olayı düşünülmelidir. Radyasyonun temelinde bulunan mikrodalgalar kalıcıdırlar ve çoğulun tıpatıp örneğine sahiptirler yani bütünün aynısıdırlar. Whitrow söyle diyor; "Sonuç olarak, biz evrenin baştan beri homojen bir varoluş olduğu düşüncesindeyiz. Bu da kozmik zamanın varolduğunun güçlü bir kanıtıdır." Bu yaklaşım Gödel`in modeli ile uyumsuzdur. Zaman yolculuğuna izin verir ama yolculuğun fiziksel olarak yapılabileceği imkansız görünür. Her şeye rağmen zaman yolculuğunun imkansız olduğu düşüncesinin duygusal bir yaklaşım olduğu düşünülmektedir çünkü düşüncenin temelinde doğaya karşı gelmek vardır. Gödel rahatsızdı zira birisinin geçmise yolculuk yaparak, kendi gençliği ile karşılacağına inanıyor ve; "Düşünün ki, bu insanın anılarında bu durumu yaşadığı bulunmuyor." diyordu. Bu bakış açısı, kaderciliğin neden-sonuç ilişkisi inancına aykırıdır, bir anlamda yeni bir kaderin oluşacağı var sayılabilir yani kişinin yapacağı olacak olandır. Bu nedenle, Gödel`in endişelendiği gibi kişinin ne olduğunu hatırlamaması önemli değildir ama bu noktada dikkat edilmelidir ki. zaman yolculuğu varsayımına engel olan şey, kişinin kendisidir çünkü kendi kendisinden korkacaktır. Öyleyse zaman yolculuğunda geçerli kural ne yapacağınızı bilmenizdir.

Bir sinema izleyicisi gibi olabilecek miyiz?
Eğer Abraham Lincoln öldürüldügünde siz zaman içinde geriye dönüp, dondurma yiyorsanız, gelecek Lincoln öldürüldüğünde siz dondurma yediniz şeklinde oluşacaktır. Burada Lincoln`un ölümü ile sizin dondurma yemeniz arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Çünkü dondurma yemeniz veya yememeniz Lincoln`un ölümünü etkilemez. Sonuç olarak bilimle felsefenin karşıtlığı, felsefe ile dinin karşıtlığını benzer ve ikilemler arasında destekleyici etkenler vardır. Bu yüzden dinsel kadercilik tartışması sonuçta zaman yolculuğunun takyonla yapılıp, yapılmayacağı sonucunu oluşturur. Geçmişteki olaylar, mantıklı olmayabilirler, öngörülmemiş bir olay yaklaşımı ile de değerlendirilemezler çünkü yapılmamış eylem ancak olasılıktır. Veya geçmişteki olayları değiştiremeyiz yaklaşımına girmemiz gerekir. Zaman yolculuğunu yapabilirsiniz ama müdahale etmeniz yasaklanabilir. Sessiz kalmanız gerekecektir. Zaman yolculuğu hakkında endişelerin azalması için belki de gerekli olan şey, ilahi bir bilgi ya da mantık ötesi bir bilgi kaynağının konuyla ilişkisi olduğunu varsaymaktır. Bu da bizi Tanrı inancına götürür veya Tanrı`nın neyi bildiği düşüncesine...

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/solucantunelig.jpg
--Bir Solucan deliğinin içinden geçmek üzere olan uzay gemisi--

Erzurumlu
20-06-2006, 12:09
Geri döndüğünüzde kendinizi bulamayacaksınız ama giden kimdi?
Zaman yolculuğunun önemli olup olmadığı çok dikkat edilmesi veya tartışılması gereken bir olaydır. Eğer bu teknolojiye ulaşılmış olunsa dahi, o noktada durmak gerekebilir. Geçmişi öğrenmek, çok ama çok pahalıya malolabilir zira içinde bulunduğunuz anı kaybetmeniz olasılığı çok yüksektir. Örneğin inandığınız bir inancın çok farklı bir şey olduğunu hatta olmadığını öğrenmek çok büyük yıkımlara neden olabilir. Tarihi olayların zaman içersinde ne derece değişmiş olduklarını ya da değiştirildiğini görmek sanıldığından çok daha büyük bir felakete götürebilir. Ama karşıt anlamda bu eşiğin aşılması kaçınılmaz da olabilir, er veya geç bu noktaya gelinecektir. Böyle bir durumu, bir bilgisayarı sıfırlamaya benzetebilirsiniz. Her şey yeniden başlayacaktır, hatta artık geçmiş yoktur yani geçmişinizi yitirmiş olacaksınız. Yepyeni ve hatta hiç hoşlanmayacağınız bir geçmişiniz olacaktır. Bireysel olarak ortaya çıkabilecek riskler de aynı düzeydedir. Geçmişe ve çok daha tehlikelisi ama daha doğru anlamda imkansıza yani geleceğe gidip gelmek makul mantık eşiğini aşmaktadır. Ölmüş olduğunuz bir gelecege gitmek, Wells`in Zaman Makinesi`nde varolmayan bir kavramdır ama öyle bir gelecekte olmamanız, sizin geleceğe giden varlığınızın da olmayacağı anlamındadır.

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/runaworm.jpg

Galiba geçmiş, gelecek ve şu an birer hayalden öte değil...


Bütün bunlar bizleri ağır ve zorlu tartışmalara götürür. Üstelik bu tartışmalarla bir yere varılmayacaktır. Zira denenmesi gereken şey deneyin ta kendisi yani zaman yolculuğunu yapabilmektir. Bir başka yaklaşıma göre ise gelecek zaten yoktur çünkü oluşmamıştır öyleyse zamanın gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş iki ayrı yönü vardır. Geleceğin varsayımlarla dolu olması, şu anda yapacaklarımızın sonuçlarını içerir ama bu varsayımların sınırsız olmadığı da unutulmamalıdır. Her bireyin gelecekte sınırlı varsayımları vardır, bunlardan birisi gerçekleşecektir veya hiç birisi gerçekleşmeyecektir çünkü birey ölmüş olacaktır. O zaman da bireyin geleceği bildiğimiz anlamda yoktur ya da çok küçücük bir yaklaşımla ölü bireyin geleceği ölümün görülmesi yani tanımlanmasıdır. Geçmişle ilgili paradokslar şaşırtıcı olabilirler ama geleceğin paradoksları çok daha şaşırtıcı olabilir. Geçmişteki olaylara müdahale etmeye kalkışmak ise, varlığınızı ortadan kaldırabilir. Atom bombasının Hiroşima`ya atılmasını engellemek inanılmaz bir alternatif zaman devamlılığını ortaya çıkarabilir, böyle bir gelecekte II. Dünya Savaşı daha sürecek, belki ölenler ölmeyecek, ölmeyecek olanlar ise ölecektir. Bugünün dünyası oluşmayacak, zaman makinesi yapılmayacak ve böyle bir geçmiş gelecek olasılıgında geçmişe gidilemeyecektir. Oysa ilk yapılan eylem geçmişe gidip atom bombasını engellemekti demek ki buna kalkışıldığında tekrar çıkış noktasına hiçbir şey olmamış gibi dönülecektir. Sonuçta, zaman yolculuğu fikren mümkündür ama pratikte mümkün değildir çünkü geçmişe dönen zaman yolcusu bulunduğu yere tekrar dönemeyecektir. Bu da her şeyin göreceli olduğu bir evrende yaşıyoruz anlamındadır.

Erzurumlu
20-06-2006, 12:10
Zamanda yolculuk -zamanda ve uzayda yerdeğiştirmek...

by Çetin BAL

E-Mail yoluyla Amerikalı bir arkadaşın sorusuna verdiğim yanıtı sizlerle paylaşmak istedim.

Sevgili Stewart Philadelphia deneyi konusunda sana kendi fikirlerimi çok daha ayrıntılı olarak yazmak isterdim.Ama ingilizcem fazla iyi değil ve bu e-mail'ide ingilizce bilen bir arkadaşın yardımıyla sana yazıyorum.Ama yinede philadelphia deneyine dair sana yardımcı olacak kendi temel düşüncemi kısaca belirtmek istiyorum.

Türkiyede malesef bu tür konular için maddi destek bulmak nerdeyse imkansız.Amerikada bu tür işlerin daha kolay olacağını sanıyorum.Çünkü Amerika bilimsel - akademik çalışmalara ciddi bir bütçe ayırmakta.Bu nedenle tüm dünya bilim adamları Amerikada yaşama olanağı aramaktadırlar.Ben Amerikanın bu tür konulara desteğini bir bilim insanı olarak taktir ediyorum. Türkiyede zaman yolculuğunu araştırma ve uygulama merkezi kurmayı düşünüyorum ama sen de bilirsin ki bunlar ciddi bir ekip işi! Amerikada olsaydım şimdiye kadar zamanda yolculuğu sağlayacak teknik düzenekleri kurmuş olurdum heralde! Ama er geç bunu yapacağım.

Gelelim philadelphia deneyine; Seninde bildiğin gibi bu konuda bir çok spekülasyon var.Ama işin temeli Albert Einstein'ın kütleye sahip herşeyin uzay/zamanı bükeceği fikrine dayanır.Fakat bu deneyin sırrı uzay/zaman içinde bir parçacık ve dalgacığın yapısal doğasında saklıdır.Şimdi bir parcacığın oluşturduğu kütleçekimsel uzay/zaman eğriliği uzay/zamanda görünmezliğe neden olmazken ‘‘EM dalgaların oluşturduğu kütlesel enerji miktarı’’ Einstein'ın öngörüsünden bile daha az düzeylerde, uzay/zamanda belirli bir noktada yoğunluk kazandıklarında belli bir pozitif kritik yoğunluk eşiğinden sonra bu enerji bulutu kendisini uzay/zamanda sıfır yoğunluğa ve negatif yoğunluğa doğru indirgeyerek ortadan kaybolur. Şimdi burdaki hadisede yoğun enerji bulutunun kütlesel yoğunluğunun gerçek anlamda yok olması diye bir şey söz konusu değil.Aslında pozitif yoğunluk belli bir kritik değere yükseltgendiğinde o yoğunluk değeri hep kendi içinde korunur.Ama o manyetik yoğunluk kriteri uzaya bağlı zaman faktörünü değiştirici bir rol oynama noktasın da, değişen zaman boyutundan( eğrilik kazanan uzay) dolayı kendi kütlesel yoğunluk değerini de negatifleştirmeye başlar.

Bir nevi iki tane hızlı dönen tekerlek düşünelim.Bu iki tekerlek elektromanyetik hologram plakası olan uzay/zamanda iki ayrı noktayı temsil etsinler.Uzay/zaman’ı bir noktalar kümesi olarak düşünürsek.Ve her bir dönen tekerleği bir uzay- zaman noktası’na benzetirsek.Her bir tekerleğin dönüş hızını uzaya bağlı zaman akış hızına benzetebiliriz.Bu her bir noktasal tekerleğin hızı ışık hızı denen kinetizmal bir enerji değerliliğine sahiptir.Biz bu hızı bir kuant(foton)’da doğrudan ölçemeyiz.Biz bu enerjiyi zamansal bir akım olarak sembolik ölçüm düzenekleriyle temsil edebiliriz.Şimdi manyetik yoğunluğun uzay zamanı eğmesi yada zaman kaymasına neden olmasının bilimsel espirisini kavrayabildin mi? Eğer uzaya ait tüm fotonları tek bir hacimde aşırı derecede yoğunlaştırmaya çalışırsak iki yada bir çok fotonun yada bu iki ayrı dönen tekerleğin birbiriyle sürtünüp - çatıştığı noktada tekerleklerin dönme hızları( zaman akış hızı) değişeceğinden o çatışma noktasındaki fotona bağlı zaman akım hızı evrenin diğer noktalarına göre daha farklı olacağından bu farklılaşmış zaman fenomeninden dolayı yoğunlaşmış enerji alanı kütleçekimsel bir yoğunluk altında fiziksel olarak kendi zaman boyutunu değiştirerek görünmez olacaktır.Burda tekerleğin hızıyla tekerleğin kütlesi arasındaki bağıntıya dikkat et!!Tekerleğin hızı değiştiğinde ( artsada -azalsada ) tekerleğin kütlesi daima pozitif bir değerlilikten negatif bir değerliliğe doğru kayacaktır.Ki bu da Albert Einstein’ın rölativistik hızlardaki ve daha üstü rölativistik alanlardaki kütlenin sonsuza yaklaşması kuramını geçersiz kılar.Zaman değişimi daima kütleyi pozitif değerlilikten negatif değerliliğe doğru sıfırlayarak yok olmasına neden olur.Aslında temelde kütlenin negatif olması diye bir şey söz konusu değildir.Daha doğru biçimde cisim kendi kütlesini yavaş yavaş bir diğer zaman boyutuna doğru kaydırır.Biz izleyici olarak sanki kütlenin gittikçe azaldığını ve gözlerimizin önünde silindiğini-yok olduğunu algılarız.Yani gerçek anlamda bir pozitif yoğunluktan negatif yoğunluğa geçiş diye bir şey yoktur.Söz konusu olan bir yoğunluk düzeyinden bir başka yoğunluk düzeyine geçiştir.Yani cismin bizim boyutumuzda yoğunluğu azalırken diğer içine girdiği boyutta yoğunluk kazanması söz konusudur.Bir açıdan boyutlar arası değişim, cismin kendi kütlesel yoğunluğunu bir boyuttan diğerine kaydırarak transfer etmesidir diye biliriz.Yine aynı şeye geliyoruz.Yani bir zaman değişiminden söz ettiğimizde karşımıza bir kütle değişimide çıkmaktadır.KÜTLE , ZAMAN ve BOYUT ilişkisi!

( Bu teoriye göre bir karadeliğin yada nötron yıldızının yoğun madde ve enerji birikintisi içinde zaman değiştirmesi gerektiği düşünülür.Ama insanlar henüz karadelikteki yada bir nötron yıldızındaki fiziksel dinamikleri tam olarak bilmediklerinden bu konuda yanlış bir kanaate sahip olurlar.Karadelik ve nötron yıldızlarının kendi zaman çerçevesini değiştirmemesinin temel nedeni o dev yapılardaki yerçekimsel etkilerin parçacık kaynaklı olmasından ötürüdür.Milyonlarca ton nötronu ve protonu ve kuarkı bir araya getirsekse oluşan uzay zaman eğriliği parçacık merkezli kütçekimsel bir uzay/zaman eğriliği olacağından bu dev sistemler bizim boyutumuzdan kaybolup gidecek şekilde bir zaman değişimi içine giremezler.O noktalarda daha farklı bir zaman değişimi etkisi vardır…)

Ama temelde bir parçacık özelliği taşımayan serbest foton dalga paketlerinden kurulu bir yoğunluk alanı içinde, kendi başına merkezi bir kaynağı olmayan bağımsız bir uzay/zaman eğrilik alanı yaratmış oluruz.Böyle bir zaman değişimi ve uzay eğriliği alanı fiziksel bir görünmezlikle sonuçlanır.

Elektromanyetik dalgalarla elde edilen yoğun enerji bulutları içinde zaman değiştirici bir durum elde edebiliriz.Dikkat edin parçacıklar değil DALGAlardan kurulma bir alan!! Ve sadece ışık enerjisi bir dalga paketi özelliği taşır! Dalgasal alanların kullanımı ile zaman ve uzayda değişiklikler yaratılabilir.

Bu dalgasal alan içindeki cisimlerin kütlesel yoğunluğu da değişen zaman faktörüyle doğru orantılı olarak değişmekte ve bir başka boyutun içerisinde gerçeklik kazanmaya başlamaktadır.Dolayısıyla bizim fizik gerçekliğimiz terkedilirken cisim kendi enerji alanlarıyla birlikte bir başka fiziksel gerçeklik realitesine doğru girmeye başlar.Bizde cismi sanki sıfır ve negatif bir kütleye doğru geçiş yapıyormuş gibi algılarız.Ama cisim yine kendi içinde aynı pozitif değerlikli kütlesini korur! Boyut değişimi bir zaman değişimini ve zaman değişimi ise kütleye ait bir değişimi beraberinde getirir.Çok kısa ve öz olarak madde bir enerjidir.Enerji elektromanyetik nitelikli kuantumsal bir yoğunluktur.Bu her bir kuantumun belirli bir dalga frekansı ve genliği vardır.Uzay ve zaman kuantumsal dalga paketlerinden kurulma bir hologramdır.Yani uzay/zaman elektromanyetik bir seraptır.İşte bu kuantumsal dalga paketlerine ait dalga boyu ve frekans değerliliği ile oynamaya başladığımızda belli bir yoğunluk ve frekans ayarlamasıyla ''özel olarak tasarlanmış belli bir enerji alanı içinde'' zaman ve uzayın boyutlarını değişime uğratacak kritik enerji düzeylerini yakalama şansımız ortaya çıkar.

Gönderdiğin yazında bahsettiğin termal alan diye özel bir alanın kullanılması diye bir şey söz konusu değildir.Bunlar spekülasyondur.Ama gerçek olan bir şey varsa o da bir şekilde yoğun bir radyo dalga frekansı alanının kullanılmış olduğu gerçeğidir.Yani gemiyi görünmez yapan ve uzay/zamanı eğen temel kriter, temel faktör kullanılan alanın türünden(tipinden) çok alanın yoğunluğudur.

Not: Alanın frekansı öncelikli bir etken değildir.Bilinen anlamda zamanda yolculukla, zaman kayması arasında doğrudan bir benzerlik yoktur.Örneğin bizim boyutumuzun anti boyutları vardır.Yada kendi zaman ve uzay alanımız içinden çıkmadan zaman ve uzayı bir miktar bükerek kendimizi bir zaman perdesiyle gizleyebileceğimiz uzay/zaman çukurları yaratarak kendi zaman ve uzayımız içinde bir çeşit saklambaç oyunu oynayabiliriz.Uzay ve zaman çok boyutlu olarak büküp açılabilecek, uzatılıp kısaltılabilecek hatta üst üste bindirilip katlanılabilecek bir çeşit plastiksi ve dinamik bir yapıdır.Bazen zamanın bu plastiksi özelliğinden dolayı geçmişe ve geleceğe doğru kuantum vakumu düzeyinde atom altı parçacıkların atlayabileceği geometrik geçitler ve tüneller oluşabilmektedir.Kuantum enerji düzeylerindeki inişler ve çıkışlar arasındaki girdaplarda bir parçacık ansızın kendisini geçmişte yada gelecekte bir yerde bulabilir.

Aşırılaştırılmış elektromanyetik yoğunluk uzay/zaman boyutunu kendi içinde esneterek harmonik bir zaman frekansı içinde saklar.Gemi fiziksel olarak yok olur ama hala kendi uzayzaman alanı içindedir.Bu sanki kendi zaman labirentimiz içinde saklambaç oynamak gibi bir şeydir.Gemi kendi boyutunu esneterek hafif bir zaman çukuru (zaman eğrisi- Time Warp) içine kendini gizleyerek saklar.Ama bu tür bir zaman kayması ile mekanda bir tür ışınlama -yerdeğiştirme gerçekleşebilir.Eğer gerçek anlamda tam bir zaman değişimi ve boyut değişimi yaratılmak isteniyorsa (ki bu zamanda yolculuğuda olanaklı kılar) elektromanyetik alanın yoğunluk kriterinden ziyade frekans yapısıyla ilgilenmeliyiz.Manyetik yoğunluk, zaman boyutunu kısaltıp daraltarak bir zamansal faz farkı yaratımı altında bir görünmezlik sağlarken.Belli bir manyetik frekans yükseltimi şimdiki zaman genişliğini olduğundan daha da genişletek bizi daha üst bir boyutun içerisine taşır... Çetin BAL -26-12-2004-Denizli

Erzurumlu
20-06-2006, 12:11
Geçmişe dair olan arkeolojik kalıntı ve bulgularda zaman yolcularının izini aramak!

ZAMANDA YOLCULUK

J. H. Brennan

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/ZamandaYolculuk.jpg


BİRİNCİ BÖLÜM

Güney Afrika'nın henüz aydınlanmamış bir sırrı var. Batı Transvaal'de küçük bir şehir olan Ottosdal yakınlarındaki Prekambriyen bir çökelti tabakası içinde, birtakım metal kürelere rastlanıyor. Bunlar, yıllardan beri madenciler tarafından çıkartılıyor. Bu küreler iki çeşit. Bir tanesi mavimsi renkli, üzeri beyaz puanlı metal bir top şeklinde. Diğeri ise ortasında beyaz ve süngerimsi bir tabaka bulunan oyuk bir küre biçiminde. Kürelerden çoğu beysbol topu büyüklüğünde ve yine beysbol topu gibi çevrelerinde birbirine paralel üç tane oluk yer alıyor. Bugüne dek bunlardan yüzlercesi toplandı. Görünüşte insan yapımı özellikleri taşıyorlar, ancak bulundukları yer itibarıyla en azından 2.8 milyar yıl önce yapılmış olmalılar.
Potchefstroom Üniversitesi'nde görev yapan önemli bir jeolog olan Prof. A. Bisschoff, limonit oluşumlar olduğunu düşünüyor, ancak bu teori ile ilgili olarak da bazı problemler var.
Limonit, diğer demirsi minerallerin oksitlenmesiyle biçimlenen bir tür demir cevheridir. Bataklıklarda, çökelme sonucu oluşmuş taşlarda, özellikle de kireç taşı tabakaları arasında yaygın olarak bulunur. Boya imalatçıları onu toprak boyası ya da aşı boyası kaynağı olarak tanırlar. Bu şekilde, taşlaşmalar (concretion: zaman içerisinde merkezi bir çekirdek etrafında sıkışarak oluşan sert taş kütleleri için kullanılan jeolojik terim) oluşması doğaldır, ancak limonit kütleleri sarı, kahverengi ya da siyahtır... Mavi üzerine beyaz benekli değil. Bunları genelde gruplar halinde, hatta iç içe bulursunuz. Birbirinden uzak küreler halinde değil. Genelde oluklu bir görünüm taşıdıkları da görülmemiştir. Standart Mohs ölçeğine göre 4 ile 5.5 arasında bir sertlik faktörü sergilerler, bu da çok sert olmadıkları anlamına gelir. Oysa bu metal kürelerin yapısı o denli sert ki, çelik bile çizemiyor.
Eğer limonit değillerse, o halde bunlar ne olabilir? Klerksdorp Müzesi müdürü Roelf Marx'a göre burada sergilenmekte olan küreler bir profilit tabakasında bulunmuş. Öyleyse bu küreler silikat mineralinin toplaşmasıyla oluşmuş diyebilir miyiz? Yanıtımız yine "hayır" olacaktır. Silikat mineralleri basınç etkisiyle kristaller oluştururlar, metal toplar değil. Profilit, talkı andırır ve benzer amaçla kullanılır. Bazı granüler kütleler oluştursa da bunlar gri renklidir ve yağlı bir görünüm taşırlar. Sertlik konusu bizi sonuca daha da çabuk götürür. Mohs şemasında profilitin yeri 1 ile 2 arasındadır. Yani daha yumuşağını bulmanız mümkün değildir.
Eğer bu küreler doğal bir biçimde oluşmamışlarsa, nereden geldiler? Görünüşte sanayi ürünlerine benziyorlar. Sanki bir fabrikada çeliğin özel bir biçimde sertleştirilmesiyle imal edilmiş ve özel bir amaç için üretilmişler. Ancak öte yandan bunların insan yapımı olmaları da pek olası değil.
Uzmanlara göre, modern insanlığın ilk örnekleri olan Homo sapiens'ler, bundan 100.000 yıl önce Güney Afrika'da yaşamış. Öyleyse metal topların bulunduğu yer bakımından bir sorunumuz yok. Ancak zaman ve uygarlık düzeyi tamamen çelişkili. Bu insanlar yaşamlarını yalnızca avcılık-toplayıcılık yaparak sürdürüyorlardı. Taş, kemik, tahta kullanıyorlardı ama metali bilmiyorlardı. Çeliği eritmek bir yana en basit demirin işlenmesi dahi onları çok aşıyordu.
Teknoloji farkını görmezden gelsek bile zaman konusunu aşmamız olanaksız. Modern insanın ataları, Homo erectus'lar (Dik Durabilen İnsan) 1.8 milyon yıl önce Olduvai Gorge'da kendi barınaklarını inşa edebiliyorlardı. Bu, sapienslerin var oluşundan çok önce, ama Batı Transvaal'e herhangi bir şey tarafından düşürülen kürelerin varlığından çok sonra idi.


Modern insanın daha önceki ataları olan Homo habilis'ler (Usta İnsan) bile 2.5, 3 milyon yıl önce bazı ilkel taş aletler yapabiliyorlardı. Ama metal toplar yapmaları olanaksızdı ve zaman olarak metal taşlar yine çok daha öncelere dayanıyordu. Aslında kürelerin bulunduğu yer, maymunlarla insanların ilk olarak farklılaştığı 5 ile 8 milyon yıl önceki bir zaman dilimine denk düşmekte.
Güney Afrika'daki bu kürelerin ait oldukları zaman dilimini daha iyi bir perspektife oturtmak için, Prekambriyen çağın, 4.6 milyar yıl önce dünyanın oluşması ile 600 milyon yıl önce Paleozoik devrin başlaması arasında yer aldığını belirtmek ve bunun çok uzun bir jeolojik tarih dilimi olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. O dönemden geriye çok az sayıda fosil kalmış olmasına rağmen jeologlar dönemin yaygın özelliklerini yansıtan kaba bir resim ortaya çıkarmışlar.
O dönemde atmosfer büyük bir olasılıkla şimdiki durumuna benziyor, nitrojen, karbondioksit, buhar ve oksijen içeriyordu. Denizler ve kıtalar yine vardı, ancak sınırları bugünkünden farklıydı. Dünya, bilim adamlarının süper kıtalar dedikleri çok büyük kara parçaları ile kaplıydı. Daha sonra bunlar bölünerek günümüzdeki şekillerini aldılar.
Biyolojik yaşam başlamıştı. Güney Afrika'daki taşlar arasında, üç milyon yıl öncesine ait yosun ve bakteri fosilleri bulunmuştur. Sığ sulardaki yosun tabakalarının altında oluşan taş türlerinden olan stromatolitler de bunu doğrular. Ancak karada yaşayan hayvanlara ya da bugün denizlerde rastladığımız türden canlılara hatta deniz kabuklarına ait fosillere dahi rastlanmamıştır. Jeologların bu dönemle ilgili olarak bulabildikleri en gelişmiş canlı örnekleri, yumuşakçalara benzeyen çok hücreli bazı organizmalardır. Bunlar resmi olarak hayvanlar sınıfına dahil edilmişlerdir, ancak evrim merdiveninde deniz anasından bile aşağıda yer alırlar. Böylece Prekambriyen çağlara ait hiçbir canlının Transvaal kürelerini yapmış olamayacağı ortaya çıkmaktadır.
Açıklama gerektiren çelişkiler yalnızca bunlarla kalmıyor. Fransa, Laon'daki Société Académique'in başkan yardımcısı Maximilien Melleville, The Geologist'in Nisan 1862 sayısında, evinin yakınlarındaki bir Eosen linyit yatağında bulunan ve kusursuz görünen bir tebeşir toptan söz etmişti. Bu top sanki daha büyük bir bloktan yontulmuş, dikkatlice şekillendirilmiş ve işlenmişti. Bir başka deyişle, imal edilmişti. Topun bu tabaka arasına sonradan yerleştirilmiş olması ise olanaksızdı. Melleville, yazısında şöyle diyordu:
"Topun yüksekliğinin beşte dördü hizasında içinden ziftli siyah bir renk geçiyor ve yukarıya doğru sarı bir halkaya dönüşüyordu. Bu durum, topun bulunduğu yerde uzun bir süre linyitle temas halinde olmasından kaynaklanıyordu... Topun içinde bulunduğu taşa gelince, son derece bakir olduğu ve önceden hiçbir işleme tabi tutulmadığı konusunda garanti verebilirim. Topun bulunduğu taş ocağının çatısı da aynı şekilde el değmemiş bir durumdaydı. Topun yukarılardan bir yerden düştüğünü gösteren ne bir çatlak ne de herhangi bir oyuk vardı."

Öyle görünüyor ki burada da insan elinden çıkmış izlenimini veren bir oluşumla karşı karşıyayız. Ancak linyit tabakası içerisinde aldığı yere bakılırsa, bu top kırk beş-elli milyon yıl önce, yani gezegenimizde insan varlığının ilk kez ortaya çıkmasından çok daha önce var olmalı.
Çok daha yakın bir zamanda, bundan daha da büyük sırlar taşıyan bazı şeyler ele geçmiştir. 1928 yılında Atlas Almon Mathis adında bir madenci Heavener, Oklahoma'nın iki mil kuzeyindeki bir madende çalışıyordu. Birkaç dinamitleme operasyonu sonunda 30 cm boyunda, cilalanmış, kübik bazı bloklar ortaya çıktı. Bunların bir tür betondan yapıldıkları açıkça görülüyordu. Kazılar sonucunda bunların 140 metre uzunluğundaki bir duvara ait oldukları anlaşıldı. Ancak, bir kömür damarında bulunmaları, bu blokların en azından 286 milyon yaşında olduklarını gösteriyordu. Öyleyse bu duvarı kimler inşa etmişti?
Belki de Güney Illinois'in Pana ya da Taylorville madenlerindeki kömür damarına "antik bir işçilikle işlenmiş olan" altın zinciri düşürenler yine bu kişilerdi. Yaktığı ateşe kömür atmak isteyen Mrs. S. W. Culp, kırılan bir kömür parçasının içinde bu zinciri keşfetmişti.
Aynı döneme ait olarak başka çelişkili örnekler de gösterebiliriz. Willburton, Oklahoma'daki bir kömür madeninde varil biçiminde olan ve üzerinde bazı baskılar bulunan gümüş bir kütle bulundu. Yine aynı madenden demir bir kap çıkarıldı. Frank J. Kenwood, 1912 yılında Thomas, Oklahoma'daki Belediye Elektrik Fabrikası'nda çalışırken, çok büyük olduğu için kullanıma elverişli olmayan bir kömür parçasını balyozla kırdı. Kömür ikiye ayrıldı ve içinden bir kap düştü. Bu olaya görevlilerden biri de şahit olmuştu.
Webster City, Iowa yakınlarındaki bir madenin kömür damarında yukarıdakilerden de garip bir taşa rastlandı. Daily News'un Omaha, Nebraska baskısında yayınlanan rapor şöyle idi:
"Çok sert olan bu taşın yüzeyinde belli açılarla çizilmiş ve kusursuz birer elmas şekli oluşturan çizgiler var. Elmasların her birinin merkezinde yaşlı bir adamın portresi yer alıyor ve portreler dikkat çekici bir biçimde birbirine benziyor. İki tanesi hariç bütün portreler sağa bakıyor."1
1884 yılının Haziran ayında, London Times gazetesi, Tweed nehri yakınlarındaki bir taş ocağında bulunan ilginç bir taştan söz ediyordu. Taşın içerisinde altın bir iplik parçası bulunmuştu. Yukarıda belirtilen bütün nesneler en azından 260 milyon yıl öncesine ait. Altın iplik ise 360 milyon yaşında olmalı.
İngiliz Bilimsel Gelişim Derneği'nin kurucusu olan Sir David Brewster, ünlü oluşunu büyük bir oranla, 1844'te yayımladığı bir rapora borçluydu. Raporda, İskoçya'daki Kingoodie taş ocağı'nda, bir kum taşı bloğu içerisinde gömülü olarak bulunan metal bir çividen söz ediyordu. Kum taşı bloğu, Devonik çağa yani 360 ile 408 milyon yıl öncesine aitti. Çivinin başı tamamen taşın içine gömülüydü. Taş oluştuktan sonra oraya çakılmış olması olanaksızdı.
1852 Haziran ayında, Dorchester, Massachusetts'de bulunan kalıntı daha da eskidir. Scientific American dergisindeki bir raporda, Meeting House Hill'deki dinamitleme operasyonları sonucunda parçalanan taşlar arasında, iki parçaya ayrılmış metal bir kap bulunduğundan söz edilir. Ayrıntılar raporda şöyle anlatılmaktadır:
"İki parça birleştirildiğinde çan biçiminde bir kap ortaya çıktı. Kabın yüksekliği 11.5 cm, alt kısımda 16.5, üst kısımda 6.3 cm genişliğinde. Kalınlığı 0.3 cm, kadar. Gövdenin rengi çinkoyu ya da içinde büyük oranda gümüş bulunan metal bir alaşımı andırıyor. Yan kısımda, saf gümüşle çok güzel bir biçimde işlenmiş altı tane figür veya bir çiçek ya da buket yer alıyor. Daha alt kısımda ise yine gümüşle işlenmiş bir asma yaprağı ya da çelenk var. Oyma, kakma ve işlemeleri onun çok hünerli bir ustanın ellerinden çıktığını gösteriyor."2
Ancak bu zarif vazoyu yapabilecek ustanın o dönemde yaşamış olması olanaksızdır, çünki içinden çıkarıldığı taş, 600 milyon yıl öncesine aittir.

Erzurumlu
20-06-2006, 12:12
İKİNCİ BÖLÜM

Yukarıda incelediğimiz buluntular için yalnızca iki tür açıklama yapılabilir. İlk görüşe göre, bunlar esrarengiz doğal oluşumlardır. Prof. A. Bisschoff, Transvaal Küreleriyle ilgili olarak bu görüşü tartışma konusu yapmıştır. Fransa'daki tebeşir top için de buna benzer bir açıklama getirilmiştir. Ama diğer buluntular arasında sayabileceğimiz metal çivi, kap ve özellikle de ince bir biçimde dekore edilmiş olan vazo, nasıl olur da tamamıyla doğal süreçlerin ürünü olabilirler?
Eğer bunlar doğal oluşumlar değillerse, herhangi bir yerde, zeka sahibi herhangi bir kişi -ya da bir şey- tarafından üretilmiş olmalılar. Acaba bunlar dünya dışındaki yaşamın varlığını gösteren ilk gerçek kanıtlar olabilirler mi?
Diğer gezegenlerdeki yaşam olasılığını araştırırken üç koşul üzerinde önemle dururuz: ısı, su ve atmosfer. Bu koşulların tam olarak dünyadakilerle aynı olması gerekmemekle birlikte bilim adamları bildiğimiz anlamda bir hayatın mevcut olabilmesi için gerekli olan limitleri belirlemişlerdir.1 Bu limitler ekosfer olarak tanımlanmıştır. Herhangi bir yıldızın ekosferi, ona değişik uzaklıklarda (genellikle yakın) olan gezegenlerde yaşam için uygun ısının, sıvı olarak suyun ve uzayda buharlaşmayan bir atmosferin bulunmasıyla tanımlanır.
Bizim güneşimizin ekosferi Dünya, Ay ve Mars'ı içerir. Ancak bu son iki tanesinde yapılan araştırmalar, yaşam için uygun koşulların ekosfer içinde dahi garantili olmadığını göstermiştir. Ay'da ne atmosfer ne de su vardır. Sıcaklığı 117°C (240 °F) ile -190 °C (-310 °F) arasında değişir. Mars biraz daha ümit vericidir. Kutuplar bölgesinde donmuş halde su olabileceği düşünülmektedir. Sıcaklık ekvatorda 17 °C (62 °F) civarındadır. Bu ısı, gezegeni ziyaret eden insanlar için hoş olabilir, ancak atmosferinde yalnızca saf karbondioksit vardır ve basınç yalnızca 6 milibardır. (Bizim atmosfer basıncımız, deniz seviyesinde 1000 milibarın üstündedir.)
Bir zamanlar burada mikroskobik organizmaların yaşamış olabileceğine ilişkin ipuçları vardır, ama birçok bilim adamı Marslıların yalnızca bilim kurgu romanlarda yaşadıkları konusunda kesin bir fikir birliğine varmıştır.
Ekosferin dışına çıkıldığında ise, Merkür ve Venüs'ün yani daha içeride kalan gezegenlerin yaşam oluşması için çok sıcak, daha dışarıda kalanların da çok soğuk oldukları görülür. Güneş sistemimizde yaşam belirtilerinin aranabileceği tek aday, Jüpiter'in üçüncü en yakın uydusu olan Io'dur. Io, bilinen en hareketli volkanik kütledir. 1979 yılında uzay aracı Voyager I tarafından çekilen resimlerde çapının 2259 mil olduğu (Dünya'nın dörtte biri kadar), sarı, kırmızı, kahverengi, siyah ve beyaz olarak göründüğü ortaya çıkmıştır. Yüzey ısısı -148°C (-235°F) olarak ölçülmüştür. Ancak Voyager'in kayıtlarına göre volkanik püskürtülerin yakınlarında ısı 27°C'yi (80°F) bulur. Bu durum, Io'da sınırlı bir organik yaşamın var olabileceğine ilişkin bazı spekülasyonlar yapılmasına yol açmıştır. Ama bilim adamları çoğunlukla bunu kabul etmeyerek burada yosundan daha yüksek bir organizmanın yaşam olanağı bulamayacağını ileri sürerler. Öyleyse Transvaal Kürelerinin geldikleri yer Io olamaz.


Ancak güneş sisteminin ötesine baktığımızda durum biraz değişir. Evrende o kadar çok yıldız vardır ki, başka bir yerlerde yaşamın varolma olasılığı neredeyse kesinlik kazanır. Hatta bunlardan bazılarının zeki canlılar olmaları da neredeyse kesindir. Ancak sizin aradığınız yanıt, yanlarında metalik küreler ya da benzeri kargolar taşıyan ziyaretçilerle ilgili olduğunda, mesafe de bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır.
Evrende en hızlı hareket eden şeyin ışık olduğu varsayılır. Işığın hızı saniyede 186.000 mildir (299.792 km). Einstein, ışık hızının mutlak olduğunu söylemiştir; hiçbir şey onu geçemez. Bir ışık yılının astronomik ölçümü, ışığın boşlukta bir yıl içerisinde kat ettiği mesafeye göre hesaplanır. Bu, aşağı yukarı 9.46 trilyon kilometredir. Bize en yakın yıldız olan Alpha Centauri, 4.3 ışık yılı uzaklığındadır.
Bunun anlamı dünyalı olmayıp da dünyamızı ziyaret eden herhangi bir turistin ancak bizim galaksimizden gelebileceğidir. Bundan ötesi ziyaret için çok uzaktır. Samanyolunda, uzay yolculukları yapabilecek kadar gelişmiş olan bir uygarlığın varolma olasılığı nedir?
Bununla ilgili değişik faktörleri açıklayan radyo astronomu Frank Drake'in Yeşil Bölge Formülü çok ünlüdür: N= R*fpneflfifcL.
Bu ürkütücü denklem, Samanyolu galaksisindeki teknik uygarlıkları, zeki bir yaşam için gerekli olan faktörlerle ifade eder. Bu faktörlerden ilk üçü fizikseldir; yıldızların oluşma oranı, kendi gezegenlerine sahip olan yıldızların orantısı ve her yıldızın yaşam koşullarına uygun olan gezegenlerinin sayısal ortalaması.
Diğer iki faktör biyolojiktir: Yaşamın gerçekten varolduğu gezegenlerin orantısı ve zeki yaşamın bulunduğu gezegenlerin orantısı. Son iki faktör ise sosyaldir. Bunlar yıldızlar arası iletişim kurabilen teknik uygarlıkları üzerinde barındıran gezegenlerin orantısı ve bu tür uygarlıkların yaşam süresi ortalamalarıdır.
Bu faktörlerin hepsi de ölçümleri çok zor olan faktörlerdir. Galaksimizdeki yıldız oluşum oranının ortalama on olduğunu söyleyebilmek için geçerli gerekçelerimiz vardır, fakat bunun ötesine geçtiğimiz zaman giderek daha derin bir biçimde tahminlerin içine batarız. Güneş sistemimizin dışındaki hiçbir gezegen kesin bir biçimde keşfedilmemiştir. Bize en yakın yıldızların yarısında, yörüngesel değişimler gezegenler tarafından gerçekleştirilebilir. Ancak kesin olarak saptansa bile, bunun genel bir kural olarak tüm galaksiye uyarlanıp uyarlanamayacağını bilmemiz olanaksızdır.


Yaşamın kökenleri konusu da aynı oranda bir belirsizlik taşır. 1953 yılında Amerikalı biyokimyager Stanley Lloyd Miller, amonyak, hidrojen, metan ve su buharının radyasyonla karşılaşması sonucunda organik moleküllerin ortaya çıkacağını göstermişti. Daha sonraki araştırmalar, Dünya'daki yaşamın temelleri olan DNA ile RNA'nın da bu şekilde üretilebileceğini ortaya koydu. Bu keşiflerden sonra organik moleküllerin boşlukta serbest bir halde dolaştıkları kabul edildi. Ancak bunların nasıl olup da yaşama dönüştüğü hala tam olarak bilinmemektedir.
Teknik evrim konusuna gelindiğinde sorun daha da derinleşir. Teknik uygarlık olarak gösterebileceğimiz tek örnek kendi uygarlığımızdır. Böyle bir teknolojinin gelişimi için ne kadar süre geçmesi gerekir? Bunu belirleyebilmek için önce teknolojinin başlangıç noktasını tanımlamalıyız: Ateşin bulunması mı? Tekerleğin keşfi mi? Yoksa guguklu saatin üretilmesi mi? Yani başka bir deyişle başlangıç, bilim adamının kişisel ön yargılarına göre değişmektedir.
Bu belirsizlikler bilim adamını "en iyi tahmin" yöntemine itmiştir. Böylece galaksimizdeki teknik uygarlıkların sayısını araştırır ve yalnızca bir tane bulunduğu sonucuna varır. Bu keşfi sadece pencereden dışarıya bakarak da yapabilir. Farklı görüşler elbette ki farklı sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Nitekim bazı bilim adamları galaksideki olası teknik uygarlıkların sayısını on milyona varan rakamlarla ifade ederler. Bunun yalnızca bir tahmin olduğunu kimse inkar edemez, ancak tahmin de olsa bu çalışmaların SETI (Search for Extraterrestrial Intelligence/Gezegenimiz Dışındaki Zeki Varlıkların Araştırılması) projelerinin oluşturulmasına ön ayak olduğu bir gerçektir.


Yüzyıllar boyunca teleskoplar vasıtasıyla yapılan yeryüzü merkezli çalışmalardan sonra, 1976 yılında iki Viking uzay aracının Mars'a inmeleriyle birlikte güneş sistemimizdeki yaşam arayışları en son noktasına ulaştı. Bu araçlarda özellikle metabolizmanın biyolojik süreçleri, fotosentez ve solunuma ilişkin olarak tasarlanmış deneyler yer alıyordu. Metabolizma deneyinde, Mars'tan alınan toprak örneği radyoaktif karbon-14 içeren bir besinle kaplanıyor ve toprakta herhangi bir organizmanın varolması halinde onun bu besini tüketerek karbon-14 gazını açığa çıkaracağı umuluyordu. Gerçekten de büyük miktarda gaz tespit edilmişti, ancak yine de o zamanki bilimsel görüş, hiçbir yaşam belirtisine rastlanmadığı doğrultusundaydı. 1996 yılında, NASA'daki bilim adamları, Antartika'da ele geçen ve Mars'a ait olan bir meteor parçasında bazı bakteri fosillerine rastladıklarını duyurdular. Bu fosiller, milyarlarca yıl önce gezegenin yüzeyinde
bazı ilkel yaşam biçimlerinin var olduğunu gösteriyordu. Ancak bilim adamları burada değil zeki yaşam, az gelişmiş yaşamların dahi var olamayacağını ısrarla vurguladılar.


Güneş sistemi dışındaki zeki yaşamlara ilişkin olarak sürdürülen çalışmalar, günümüzde radyo teleskoplardan yararlanılarak yapılmaktadır. Bu konudaki ilk adımlar 1960 yılında Frank Drake tarafından atılmıştı. Kendisi Green Bank, West Virginia'daki Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nde görevliydi. Drake'in Ozma Projesi, Epsilon Eridani ve Tou Ceti yıldızları üzerine odaklanmıştı.
1960 ve 1980 yılları arasında, dünya dışı zeki yaşamlarla ilgili en azından sekiz araştırma yapıldı. Ancak bunların hiçbiri uzun sürmedi ve hepsi de başarısızlıkla sonuçlandı. Zaman zaman konuya ilişkin çeşitli heyecanlar yaşanmasına rağmen bu durum hiç değişmeden günümüze dek devam etti.
Henüz Dünya'nın dışında herhangi bir yaşam izine rastlamamış olmamız onun var olmadığını göstermez ve eğer bugün oralarda bir yaşam varsa 2,8 milyar yıl önce de var olması mümkündür. Böyle bir yaşamın, üzerindeki en üstün yaşam türü bir yosundan ibaret olan belirsiz bir gezegeni neden ziyaret etmek isteyeceğini anlamak zor olabilir. Belki de galaksimizin uzak yerlerinden gelen bu yabancı yaratıklar tesadüfen Güney Afrika'nın Prekambriyen vahşi topraklarına inmişler ve orada metal kürelerini düşürmüşlerdi.
Ama Utah'da bulunan 500 milyon yaşındaki ayak izi bir insana aitti.





ALINTIDIR. Cetinbal

aslankral
17-05-2007, 02:43
paylaşım için sağol