PDA

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN



FORUMA GİT : 30 Ağustos Destanı Böyle Yazıldı


siηaη
30-08-2006, 04:34
http://img175.imageshack.us/img175/9411/bayrakps6.jpg (http://imageshack.us)

30 Ağustos Zafer Bayramı... Bir milletin yeniden doğuş destanı... İşte Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz'ün dediği gibi 2. Ergenekon'dan çıkış destanı...

http://img175.imageshack.us/img175/5263/ataturkkocatepedejj6.jpg (http://imageshack.us)

Ordu ve milletin önderinin etrafında kenetlenmesiyle verilen ölüm-kalım savaşının, bir ulusun bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlandığı Büyük Zafer, 84. yaşına ulaştı.
Büyük Zafer'in yapı taşlarını, milletin önderle birbirine karşılıklı inanç ve güveninin yanında 15 güne yakın zamanda 450 kilometreyi yaya ve savaşarak kat eden bir ordunun kahramanlığı oluşturdu.
AA muhabirinin, çeşitli kitap ve makalelerin yanı sıra Atatürk'ün Nutku'ndan derlediği bilgilere göre, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, taarruz için kesin kararını 1922 yılının haziran ayında verdi. Bu kararını sadece Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa ile paylaştı. Hazırlıkların süratle tamamlanması konusunda komutanlarla mutabık kalındı.
Yılın ilk yarısından itibaren hazırlıkların sürdüğü Türk ordusunda, tümenlerdeki asker sayıları 8 bin 500'e çıkarıldı. Düşman cephesi, Atatürk'ün deyimiyle Marmara'dan Menderes'e kadar uzanırken, her iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri birbirine yakın olarak değerlendirildi. Yunan ordusunun makineli tüfek, top, uçak, cephane ve teknik malzeme bakımından, Türk ordusunun ise süvari sayısında daha üstün oldukları görüldü.

''GİZLİLİK VE DİSİPLİN''

Büyük Zafer'e giden yolda gizlilik ve disiplin çok önemli rol oynadı. 28 Temmuz günü bir futbol maçı bahane edilerek ordu komutanları Akşehir'e çağrıldı, burada komutanların görüşleri alındı.
İsmet Paşa, 6 Ağustos günü ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Gazi de Ankara'da Bakanlar Kurulu ile bu konuda görüş birliğine vardı.
13 Ağustos gününden başlamak üzere kolordu ve tümenler, yığınak yerlerine sevk edildi. Fevzi Paşa bu sırada cepheye gitti. Birlikler, gündüz gizlenip geceleri yol aldılar. Cepheye 50'si ağır, 200'den fazla top yerleştirildi.
Mustafa Kemal Paşa, 17 Ağustos günü birkaç kişi hariç kimseye haber vermeden Ankara'dan ayrıldı. Otomobille Konya'ya, buradan 20 Ağustosta Akşehir'e geçti. Harekatın kamuoyundan gizlenmesi amacıyla 21 Ağustos günü Çankaya Köşkü'nde bir çay davetinin verileceği, ajans ve gazetelere duyuruldu.
Tarih 25 Ağustos 1922'yi gösterirken, artık her şey hazırdı. Başkomutan, 26 Ağustos sabaha karşı Fevzi ve İsmet paşalarla birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı.
Mustafa Kemal, hazırlıkları, ''taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın şeklinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu'' ifade ediyordu.

BÜYÜK TAARRUZ

Bir ulusu zafere taşıyacak Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabaha karşı saat 04.30'da Kocatepe'den başladı.
Çoğunlukla süngü hücumları ve insanüstü çabalarla gerçekleşen Büyük Taarruz ile iki gün içinde düşmanın Karahisar'ın güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre uzunluğundaki cepheleri düşürüldü. Düşman ordusunun bütün kuvvetleri, Aslıhanlar yöresinde kuşatıldı.
Askeri tarihe ''Başkomutan Meydan Muharebesi'' olarak geçen ve Gazi'nin Dumlupınar'da ateş hatları arasından bizzat idare ettiği savaşta, ana kuvvetler yok edildi, düşman ordularının başkomutanı Trikopis dahil askerleri esir alındı.
Türk ordusu, tasarlanan kesin sonuca 5 gün içinde ulaştı.
Prof. Dr. İlhan Lütem'in ''Mustafa Kemal Atatürk, 57 Yılın Öyküsü'' adlı kitabında yer verdiğine göre, 31 Ağustos günü muharebe meydanını gezen Başkomutan, ordunun zaferinin büyüklüğünden, buna karşılık düşman ordusunun uğradığı felaketin dehşetinden çok duygulandı.
Mustafa Kemal, o günü, ''Sırtların gerisindeki bütün vadiler, bütün dereler, korunan ve örtülü yerler, bırakılmış toplar, otomobiller, sonsuz araç ve gereç ile bu yıkıntılar arasında yığınlar oluşturan ölülerle, toplanıp karargahımıza yollanan esir kafileleri ile gerçekten bir mahşer yerini andırıyordu'' diye anlattı.

''ASIL MUCİZE...''

Büyük Zafer'e giden büyük mücadele, Şevket Süreyya Aydemir'in kaleminden ''Tek Adam''da da şöyle özetlendi:
''(...)İşin asıl mucizesi, o sabah (30 Ağustos) o bölgede bulunmayan büyük kuvvetleri, aynı gün ve bazen çok uzun, yorucu yürüyüşlerden sonra muharebe meydanına toplayabilmesidir. Çünkü bu emirler verilirken, asıl büyük muharebenin cereyan edeceği taraflarda ancak ve yalnız 25. Tümen bulunuyordu. Gerçi düşmanın bir çember içine girmekte olduğu seziliyordu ama 30 Ağustos Başkomutanlık Muharebesi, sırf o gece sabaha karşı elde edilen bilgilere göre ve hemen aynı gün tertiplenmiştir. (...) İşte bu şartlar içinde 8. Piyade ve 3. Süvari tümeninin aynı gün ve en kısa bir zamanda aynı sahaya toplanabilmesi sırasında gösterdikleri eşi az görülmüş manzara ve yürüyüş kabiliyeti ve bu arada Başkumandan ve Fevzi Paşa'nın ileri kumanda mevkilerinde yer almaları, Batı Cephesi Kumandanlığının işleyişindeki intizam, bu zaferin sağlanmasındaki diğer etkili şartları teşkil etmiştir.'' Büyük Zafer'i, 1 eylül 1922 günü ulusa duyuran Başkomutan, kaçan düşmanın takibi için ordulara da tarihi emrini verdi: ''İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri.'' Türk ordusu, Başkomutanın emrini, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girerek yerine getirdi.

''BİR ÖLÜM-KALIM SAVAŞI, YENİ BİR ERGENEKON'DU''

Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdür Yardımcısı Yard. Doç. Dr. Kemal Arı, Büyük Zafer'i A.A'ya değerlendirirken, ''bu bir ölüm-kalım savaşıydı ve her şeyden önce Garp Cephesi Kurmay Başkanı General Asım Gündüz'ün dediği gibi yeni bir Ergenekon'du. Çünkü bu savaşın kaybedilmesi demek, Türk ulusal varlığının tarih sahnesinden silinmesi demekti'' dedi.
Türk ordusu ve ulusunun, Mustafa Kemal Atatürk'ün etrafında kenetlendiğini belirten Yard. Doç. Dr. Arı, şunları kaydetti:
''Bu büyük muharebe, sadece Türk ulusunun tarihi için değil bütün ulusların tarihi için önemlidir. Çünkü, emperyalist politikalara ulusal başkaldırının ve antiemperyalist direnişin tarihte yer almış ilk örneği olarak nitelendirilebilir.''

BAYRAK ALTINDA

Bu gün genç, ihtiyar, kadın, kız, kızan,
Uzanıp yatsak da çardak altında,
Boruyu çalınca yarın borazan,
Hemen toplanırız bayrak altında.

Bizi hiç tasalı görmez bu yerler;
Yiğitler, ölürken bile gülerler,
Yeter ki yaşayan er oğlu erler,
Bizi çiğnetmesin ayak altında.

Kalbimiz çırpınır yurdu andıkça,
Gözlerde zaferin nuru yandıkça;
Üstünde bu bayrak dalgalandıkça,
Gönlümüz rahattır toprak altında.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Şu Çılgın Türkler'den....

Hacıanestii... Nerdesin?

Gel de ordularını kurtar

Bugün 2. Ordu’ya bağlı Geçici Süvari Tümeni de Kütahya’ya girmiş, çılgınca karşılanmıştı. Sağ yanı açık kalınca, Eskişehir’deki Üçüncü Kolordu’nun durumu tehlikeye düştü. General Sumilas "Bir vuruşta koca orduyu üçe ayırdılar" dedi. "Artık tutunamayız. Ordudan izin isteyerek biz de geri çekilelim." Kurmay Başkanı ayağa kalktı:

"Galiba Anadolu maceramız sona eriyor."

"Bence sona erdi bile."

(...)

Güneş Murat Dağı’nın ardında kaybolup akşam alacası çökerken, top ve piyade ateşi kesildi, askerler süngü hücumuna kalktılar. Çelik süngüler akşam ışığında çakıp sönüyorlardı.Başkomutan Mustafa Kemal Paşa siperin içinde ayağa kalktı. Savaş heyecanı ile doluydu. Kabarıp taşarak haykırdı:

"Hacıanestiii! Nerdesin? Gel de ordularını kurtar!"

* (Yorgo Hacıanesti, Küçük Asya Ordusu Komutanı, Yunan İşgal Orduları Başkomutanı)

Ulus Dağı’nın Makbule Efe’si

Kış dağlarda çok acımasızdı. Demirci Akıncıları çok güçlük çekmişlerdi. Zaman zaman aç, uykusuz kalmış, donma tehlikesi atlatmış, hastalanmış, yaralanmış, şehit de vermişlerdi. Ama Yunanlıları, Ermeni, Rum ve Çerkez çeteleri "gavur Müslümanları" her fırsat düştükçe tepelemişler, işgal idaresini çılgına çevirmişlerdi.

İşgal Komutanlığına bağlı büyük bir kuvvet Demirci Akıncılarının peşine düştü. Akıncılar Ulus Dağı’nın karlı ormanlarına daldılar. Bu güzel dağın yollarını iyi bildikleri için iki kez kuşatmayı yarıp çıkmayı başardılar. Dağılan müfrezeler ikinci kuşatmadan kurtulunca 17 Mart Cuma günü buluştular. Bütün akıncıların yüzü taş gibiydi. Kuşatmayı yararken bazı akıncılar gibi Müfreze Komutanlarından Halil Efe’nin eşi Gördesli Makbule de şehit olmuştu. Halil Efe’yi delice seven Makbule, kocasından ve akıncılardan hiç ayrılmamış, sürekli birlikte gelmişti. Halil Efe de eşini öyle severdi. Sevgileri ve yiğitlikleri efsane gibi yayılmıştı dört yana. Makbule’yi Ulus Dağı’ndaki Kocayayla’da, kimsenin bulamayacağı bir köşede toprağa verdiler.

Akıncı ahlakınca şehit olanlara ağlamak ayıptı. Makbule’nin toprağa verildiği gün, akıncılar Halil Efe’yi de, birbirlerini de ayıplamadılar.

Hepsi kana kana ağladı.

Hasan 5 kuruş

Sabah İstanbullular Kızılay’ın çağrısına uyarak para yardımı yapmak üzere gazetelerde sıraya girdi. İleri Gazetesi’nin dar idarehanesine sığmayanların büyük kısmı, dışarıda kalmıştı. İçeride daha afyonu patlamamış olan huysuz idare memuru, bir deftere söylene söylene, bağış yapanın adını ve bağış miktarını yazıyordu.

Kahveci Ali 100 kuruş.

Eskici Yusuf 50 kuruş.

Hallaç Asım 75 kuruş.

Bakkal Ahmet 100 kuruş.

Terlikçi Adem 200 kuruş.

Sırada küçük, cılız bir oğlan vardı. Bir önceki bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle yürüyüp yol vermesi için işaret etti. Ama çocuk yürümedi, büyük bir ciddiyetle bütün servetini çıplak masanın üzerine bıraktı:

Hasan, 5 kuruş.

Suratsız idare memurunun birdenbire gözleri doldu. Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman mendilinin arkasına saklayarak gürültü ile burnunu sildi.

Yüzbaşı Faruk’un selamına selam

Sarı atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır. Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi. Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü. "Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim."

"İçeri al."

Nazır Ziya Paşa subaylara bilgi verdi: "Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili."

Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasından hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:

"Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz."

Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki bir yazıya bakarak yumuşak bir sesle "Oğlum" dedi, "Dün akşam Beyoğlu’nda İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?"

"Evet efendim, doğru."

Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:

"Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?"

"Hayır efendim gördüm." Nazırın canı sıkıldı:

"Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti."

"Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam. Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?"

Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:

"Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım." Başıyla çıkması için izin verdi. Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı.

"Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum."

Nazır bıkkınlıkla, "Söyle bakalım" dedi.

"Balkan Savaşı’nda teğmendim. Çanakkale’de üstteğmen. Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem."

Harbiye Nazırı bozuldu:

"Anlamadın galiba. Harbiye Nazırı olarak emrediyorum."

Yüzbaşı sükûnetle "Anladım efendim" dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:

"Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!"

Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan büyüktü. Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular.

osenmer
30-08-2006, 05:03
okudukça tüylerim diken diken oluyor. :o

paylaşım için çok teşekkürler. ;)