PDA

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !
ÜYELİK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK GEREKLİ ALANLARI DOLDURUN



FORUMA GİT : Gezen ve Gezilen Mimarlık - söyleşi


osenmer
17-03-2007, 12:19
Gezen ve Gezilen Mimarlık

http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/article/author/bgurhantumer.jpg

Atalarımız, avcılıkla, toplayıcılıkla geçinirlerdi. Bir yörede avladıkları, topladıkları şeyler azalınca, ya da bitince, başka bir yöreye göçerlerdi.

O çok eski günlerden bugünlere, pek çok şey değişti, köprülerin altından çok sular aktı; o zamanlar göçebe olanların bir bölümü artık göçebe değil; ama, göçebe toplumlar dün olduğu gibi, bugün de var. Onların kimileri Orta Asya’da yaşıyorlar, kimileri Afrika’da. Onlar Moğollar’ın, Kazaklar’ın torunları. Enrico Guidoni’nin “Architettura Primitiva” başlıklı kitabını okuduğumuzda, Sibirya’da, Kamçatka Yarımadası’nda da göçebe insanların bulunduğunu öğreniyoruz.

Bu toplumların, bu insanların yaşam biçimi bizimkinden farklı. Dolayısıyla onların mimarlığı da. Örneğin, şu Türkmen yurdu ya da eski-püskü, kirli paslı çingene çadırı, bugün, şimdi burada ama, bir süre sonra, alıp başını kimbilir nerelere gidecek, kimbilir dünyanın neresine, hangi köşesine konacak? Sonra, bir evin bütün işlevlerini yerine getiren, çok iyi tasarlanmış çağdaş karavanlar vardır. Onlardan birine sahipseniz eğer ve biraz da maceracıysanız , onu ulaşım aracı, ev ve otel olarak kullanıp, dünyanın dört bucağını gezebilirsiniz. Bunları yazarken, Aldo Rossi’nin, 1979-1980 Venedik Biennali kapsamında tasarladığı ve bu su kentinin suları üzerinde yüzüp gezmeye bıraktığı “Il Teatro del Mondo” geldi aklıma.

Bu tür mimarlığı “göçebe mimarlığı”, “devingen mimarlık” diye adlandıranlar vardır. Bense,
“gezen mimarlık” deyimini öneriyorum.

Eyfel Kulesi, hemen herkesin bildiği gibi, Paris’tedir ve Paris’tir, bu kentin tartışmasız, rakipsiz simgesidir. Onu görmek, onun tepesinden aşağı bakmak isteyenler, onun bulunduğu kente, Paris’e gitmek zorundadırlar.

Ama eğer Paris’e değil de Prag’a gidecek olursanız ve orada yolunuz, Aziz Laurence Tepesi de denilen Petrin Tepesi’ ne düşecek olursa, karşınıza küçük bir Eyfel Kulesi çıkacaktır, sakın şaşırmayın.

Bu Parisli kuleyi Prag’a taşıyanlar, 1889, Paris Dünya Fuarı’nı gezmek amacıyla Çek Turizm Kulübü’nün düzenlediği bir turla bu kente gidenlerdir. Bu insanlar, ülkelerine döndükten sonra, hemen çalışmaya başlamışlar ve iki yıl içinde bütün zorlukları göğüsleyerek, o kuleyi inşa etmişler, 20 Ağustos 1891 günü de kullanıma açmışlardır.

Peki, acaba bu kuleyi bir “gezen mimarlık” ürünü sayabilir miyiz?

Bir bakıma evet. “Bir bakıma” diyorum, çünkü Prag’ın Petrin Tepesi’ nde karşımıza çıkan kuleyi gördüğümüzde, hemen Paris’teki kuleyi anımsamamız; onun Prag’ı gezmeye geldiğini düşlememiz, hayli hoş bir duygudur. Ancak, Eyfel Kulesi’nin, bir göçebe çadırına benzemediğini, onun gibi yollara düşmediğini; ayrıca Prag’takinin Paris’tekinin bir karikatürü olduğunu, birinin boyunun 300 metreyi bulduğunu; ötekinin boyunun 60 metreyi geçmediğini de göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla, Prag’taki Eyfel Kulesi’nin, Prag’ı gezip görmek için bu kente gelen Paris’teki Eyfel Kulesi olduğunu, ancak mecaz anlamda ileri sürebiliriz.

Benzer bir durum, Crystal Palace için de söz konusudur. Şöyle ki: Bu bina 1851 yılında, Londra’ da düzenlenen ilk Dünya Fuarı için, bu kentte yapılmış; Fuar’ın kapanmasından bir süre sonra yıkılıp, daha doğrusu, sökülüp,bir başka yerde, Sydenham’da yeniden kurulmuştur. Böylece, sanki Crystal Palace Sydenham’a gitmiştir. Oysa, gerçekte böyle bir şey yoktur. Olsa bile, Sydenham’da yapılan Crystal Palace, ilkinden farklıdır, çünkü Paxton ikincisine iki neflik bir ek yapmıştır.

Aslına bakılırsa, Dünya Fuarları’nda bu tür örnekler hiç mi hiç ender değildir. O fuarlarda, özellikle Mısır, Tunus, Cezayir gibi İslâm ülkeleri, işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki, ülkelerindeki kimi yapıların, sarayların, camilerin aynılarını, fuar alanında, inşa etmişlerdir. Mısır ise, bir Paris Dünya Fuarı’nda, tek bir pavyonla yetinmemiş, koskoca bir Kahire Sokağı’nı Paris’e taşımıştır. Öyle ki, o sokağı gezenler, gerçekten de Kahire’yi gezdiklerini sanmışlardır.

Expolara katılım konusunda, Osmanlılar’ın mimarlık politikası da, hemen hemen aynıdır, yani o da kendi toprakları üzerinde, özellikle de İstanbul’da yer alan önemli, görkemli binaların replikalarını, fuar alanında inşa etmiştir. Örneğin, 1873 Viyana Dünya Fuarı’ndaki Osmanlı Pavyonu, İstanbul’dan, kalkıp, Viyana’ya konmuş gibi duran III. Ahmet Çeşmesi, daha doğrusu, o yapının bire bir ölçekli bir kopyasıdır.

Bir mimari yapıtın “gezmelerinden” mecaz anlamda söz etmeyi sürdürecek olursam, Edinburgh’a gidip, orada Calton Tepesi’ ne çıkanların, kendilerini Atina’ya gelmiş, Akropolis’e çıkmış gibi hissedebileceklerini çünkü orada, bitmemiş bir Parthenon’la karşılaşacaklarını söyleyebilirim. O sütunlar, 1822 yılında, Napoleon Savaşları’nın sona ermesinin anısına, aralarında Walter Scott, Lord Elgin gibi ünlülerin de yer aldığı bir girişimciler topluluğu tarafından toplanmış olan parayla dikilmiştir.

Bu bağlamda, bir binanın kendisinin değil üslûbunun gezmeye çıktığı da düşünülebilir: Sözgelişi, anayurdu Avrupa olan Gotik Stil’in, yüzyıllar boyunca, Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da, nice görkemli katedrali tepeden tırnağa biçimledikten sonra, okyanusları aşarak, Amerika’ya gittiğini ileri sürmek yanlış olmaz.

Aşağıdaki anektod ise kimilerinin devreye girmesiyle, hemen her konuda olduğu gibi, bu konuda da zorlukların ortadan kalktığını ortaya koymaktadır. Özdemir Nutku’nun, “IV. Mehmet’in Edirne Şenliği” adlı kitabında aktardığı bu anekdota göre, şenlik hazırlıkları sırasında, Sadrâzam, Venedik Elçisi’nden, Edirne’ye, zengin kadrolu bir Venedik Operası göndermesini istemiştir. Elçi’nin, çeşitli nedenlerden dolayı, bu arada hava koşullarının elverişsizliğini öne sürerek isteksiz davranması üzerine, Sadrâzam ona şöyle bir haber yollamıştır: “Padişah için, yapılması imkânsız hiçbir şey yoktur. Vallâhi, Padişah isterse, bütün Venedik’i, olduğu gibi, sokakları, evleri, kiliseleri ve insanlarıyla buraya getirir”.

Buraya kadar, binaların, bulundukları yerleri, şu ya da bu biçimde terk ederek başka bir yerlere, benim deyimimle “gezmeye gitmelerinden”, yine benim deyimimle, “gezen mimarlık” tan söz açtım. Bundan sonra ise, binaların değil , insanların, bulundukları yerleri şu ya da bu nedenle terk ederek “binaları gezmeye gitmelerinden”, yani “gezilen mimarlık”tan söz edeceğim.

Bir bina bir “gayr-i menkul”dür, yani taşınmaz bir şeydir. Ayrıca, bir bina, Vitruvius’un 2.000 yıl önce söylediği gibi, sağlam olmalıdır. Bir bina hem hareketli, hem de sağlam olabilir; ama yine de, binaların temelleri üzerinde, hiç kımıldamadan, akıllarına estikçe, alıp başlarını oraya buraya gitmeden durmaları çok olağandır. Ayasofya, yaklaşık 1500 yıldır İstanbul’dadır, Sultanahmet’tedir, o süre içinde, bir gün bile başka bir yerlere gezmeye gitmemiştir ve gitmeyecektir.

Söylencelerde başka şeyler söylenedursun, aynı durum, aynı gerçek Eyfel Kulesi için de geçerlidir. O da, dikildiğinden beri, orada, Seine Nehri’nin kıyısında yaşamaktadır. Gezmek için, ne Prag’a gitmiştir, ne de başka bir yere. Bu da, yazımın birinci bölümünün düşsel boyutunun zengin olduğunu, dolayısıyla şiirselliğe el salladığını, ilginçliğe kucak açtığını gösterir. Sizleri bilmiyorum ama, ben kendi adıma , pek çok şeye, bu arada çelikten yapılma bir zürafaya benzeyen Eyfel Kulesi’nin, Paris’in sokaklarından, hiç kimseye şuncacık aldırmaksızın ve herkesin ağzını şaşkınlıktan açık bırakarak, ağır ağır ve kırıtarak, Prag’a doğru yürüdüğü gözümün önüne geldiğinde çok eğleniyorum.

Bir “gezen mimarlık” öğesi olarak görüldüğünde, Eyfel Kulesi işte böyle bir şeydir. Aynı “şeye” bir “gezilen mimarlık” öğesi olarak baktığımızda ise, çok farklı bir izlenim ediniriz: Ancak düşlerimizin esintisiyle “gezen” bu kule, kimsenin yardımına, kimsenin düşlerine gerek duymaksızın, gerçekten “gezilmekte”dir.

Ayasofya’ya gelince, onun öyküsü de farklı değildir. Fransız yazarı Claude Farrère’in, giyinmeyi, süslenmeyi bilmeyen, kaba-saba bir köylü kadına benzettiği Ayasofya, o koca hantal gövdesiyle hiçbir yere gidemez, hiçbir yeri “gezemez”; buna karşılık, pek çok insan tarafından “gezilebilir” ve gezilmektedir. Bir Hıristiyan bazilikası olarak yapılan, daha sonra camiye çevrilen bu bina, bugün bu işlevlerin hiçbirini barındırmamaktadır. Bugün, o görkemli mekânın ana işlevi, çoğunluğu yabancı turist olan birtakım insanlar tarafından “gezilmek” böylece turizme hizmet etmektir.

Versailles Sarayı, Parthenon, Topkapı Sarayı gibi yapıların da, bu açıdan Ayasofya’ya ve Eyfel’e benzediklerini hemen belirtmek isterim.

Süleymaniye Camisi, Guggenheim Müzesi de çok yoğun bir biçimde gezilen binalardandır

Ancak, bunlarla ötekiler arasında bir fark vardır. Bu fark, az önce de belirttiğim gibi, dinsel bir işlevi karşılamak için inşa edilen Ayasofya’nın bu işlevinden soyutlanmış olması, Süleymaniye’de ise, hâlâ daha namaz kılınmasıdır.

Gezilen binaların hepsi yukarıdakiler gibi kocaman binalar değildir. Bunlar arasında evler de vardır. Bunların bir bölümü müze-evdir. Örneğin, Kafka’nın Prag’daki, Mozart’ın Viyana’daki, Tevfik Fikret’in İstanbul’daki evi böyle evlerdendir.

Frank Lloyd Wright’ın 1944 yılında, Wssconsin’da Herbert Jacobs için yaptığı ev o kadar
beğenilmiştir ki, ev sahibinin düzenlediği turlarla, binlerce kişi tarafından gezilmiştir.
Son olarak, ülkemizden bir “gezilen ev” örneği. Ona, “Mimarlık” dergisinin eski sayılarını karıştırırken rastladım: 1950’lerde, yani Türkiye’nin Modernizm’le daha yakın ilişkiler kurmaya başladığı dönemlerde, Mimar Ziya Nebioğlu, İzmir’in Göztepe semtinde, adını “Çamlı Villa” koyduğu bir ev yapmış ve bu evi, isteyenlerin ziyaretine açmış. Mimar, bu iş için, evin “perspektif fotoğrafile süslü” bir davetiye bastırmış. Davetiyenin iç kısmında, “evin semtini ve vaziyet planını belirten bir kroki” ve şu sözler yer alıyormuş: “Çamlı Villa’yı size takdim ediyoruz. Seçtiğimiz misafirler arasında sizi de görmek bizi bahtiyar [mutlu] edecektir. Ziyaret: 20 Nisan, Saat: 9 ile 19 arası.”

Çamlı Villa’yı gezenlerin sayısı 3.000’i bulmuş. Dahası da var: Mimarlık dergisindeki yazıda, şu sözler de yer alıyor “Hâlen evi dışarıdan ve içeriden görmek üzere müracaat edenler bulunmaktadır”.

kaynak: arkitere.com