parpali08
16-04-2007, 12:02
Türkiye, bölgesindeki her değişmenin kendi aleyhine olacağı kanısındadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan bölgesel dengenin nihai olmadığını; Batı’nın Türkiye’nin karşı koyması nedeniyle, amacına erişemediğini ve fırsat bulursa Türkiye’yi tasfiye ederek başladığı işi bitireceğini düşünmektedir.
Bu kanı yanlıştır ve İngiltere stratejik hedeflerine ulaşmıştır. Artık Türkiye, Osmanlı’nın devamı değildir ve Avrupa karşıtı stratejik bir güç olma iddiasından vazgeçmiştir. Türkiye’nin Lozan müzakerelerinde masada bıraktığı, sadece toprakların büyük çoğunluğundan ibaret değildir. Osmanlı’nın Avrupa’nın stratejik karşıtlığı da o masada kalanlar arasındadır. Batı’nın karşı çıkacağı şey, Türkiye’nin kendi kontrolü dışında ve Osmanlı benzeri bir rolü tekrar üstlenmesidir.
Türkiye bunu bildiği için, karşı koyacak gücü de olmadığından ulus-devlet modelini ısrarla korumuş ve çevre üzerinde hak iddia etmek bir yana, çevreyle ilgilenmemiştir bile.
Bu tavır gerçekçi ve doğruydu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devreye giren yeni büyük güç ABD’ye rağmen değişen bir şey yoktu. Çünkü Avrupa’nın kontrolü, ABD için birinci öncelikti ve Türkiye’nin etkinliğinin artması Avrupa’yı ciddi biçimde tedirgin edecekti. Türkiye’nin konumunda ve tavrında hiçbir değişiklik olmadı. Üstelik böyle bir değişmeyi destekleyecek bir ortam da oluşmamıştı.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra stratejik dengeler köklü değişikliğe uğradı. Bu değişmenin en önemli sonucu, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Avrupa’nın ABD’den bağımsız davranması oldu. Zaten Sovyetleri böyle bir değişime iten sadece komünizmin ekonomik başarısızlığından ibaret değildi.Avrupa-ABD ittifakını bozmak için düşük bir profil sergilemesi gerektiğini düşünüyordu ve başarılı bir hamleyle sahneden çekildi. Sonuç beklediği gibi oldu. Avrupa artık ABD’ye muhtaç ve mahkum olmadığını düşünüyordu.
Türkiye’nin bugüne kadar tavrını belirleyen şartlar da böylece tamamen değişmiş oluyordu. Bölgeyi kontrol eden güç artık Avrupa değildir. ABD bölgeye hem çıkarlarıyla hem stratejik gereklerle bağlıdır. Ayrıca bu hesaplarını gerçekleştirecek güce de sahiptir. Avrupa ile yollarının ayrılması bölgedeki yapıyı kendi hesaplarına göre değiştirmesini gerektiriyordu. Ayrıca artık Avrupa’nın tepkisini hesaplamak zorunluluğu da yoktu. İngiltere’nin 1920’lerde yaptığını bu defa ABD yapacaktı.
11 Eylül’den sonraki sonraki dönem söylenenlerin değil, bu stratejik düzenlemenin gerçekleştirildiği bir dönem olacaktır.
ABD’nin bizden istediği ulus-devlet kimliğini terk etmemizdir. Zaten on dört yıl süren iç çatışmanın amacı Türkiye’yi bölmek değil, etnik kimliklerin tanınmasını sağlamaktı. Bunun yan ürünü olarak Türkiye pazarlık şansını azaltacak ölçüde borçlanacaktı.
Bunun alternatifi AB üyesi olmaktı. Türkiye böylece 1920’lerde üstlendiği rolü sürdürecek ve Avrupa’nın stratejik karşıtı olmayacaktır.
Bir soruyla yazımızı bitirelim. 1960 darbesi öncesinde İnönü, demokratlara hitaben, ‘’ Sizi ben bile kurtaramam’’ demişti. Oysa DP VE CHP Türkiye’nin tamamı demekti. Bu iki partinin toplamını aşan ve İnönü’nün bile başa çıkamayacağı güç neydi?
Alıntı : Sonuçlardan Sebeplere – Mahir Kaynak (Timaş yayınları)
Bu kanı yanlıştır ve İngiltere stratejik hedeflerine ulaşmıştır. Artık Türkiye, Osmanlı’nın devamı değildir ve Avrupa karşıtı stratejik bir güç olma iddiasından vazgeçmiştir. Türkiye’nin Lozan müzakerelerinde masada bıraktığı, sadece toprakların büyük çoğunluğundan ibaret değildir. Osmanlı’nın Avrupa’nın stratejik karşıtlığı da o masada kalanlar arasındadır. Batı’nın karşı çıkacağı şey, Türkiye’nin kendi kontrolü dışında ve Osmanlı benzeri bir rolü tekrar üstlenmesidir.
Türkiye bunu bildiği için, karşı koyacak gücü de olmadığından ulus-devlet modelini ısrarla korumuş ve çevre üzerinde hak iddia etmek bir yana, çevreyle ilgilenmemiştir bile.
Bu tavır gerçekçi ve doğruydu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devreye giren yeni büyük güç ABD’ye rağmen değişen bir şey yoktu. Çünkü Avrupa’nın kontrolü, ABD için birinci öncelikti ve Türkiye’nin etkinliğinin artması Avrupa’yı ciddi biçimde tedirgin edecekti. Türkiye’nin konumunda ve tavrında hiçbir değişiklik olmadı. Üstelik böyle bir değişmeyi destekleyecek bir ortam da oluşmamıştı.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra stratejik dengeler köklü değişikliğe uğradı. Bu değişmenin en önemli sonucu, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Avrupa’nın ABD’den bağımsız davranması oldu. Zaten Sovyetleri böyle bir değişime iten sadece komünizmin ekonomik başarısızlığından ibaret değildi.Avrupa-ABD ittifakını bozmak için düşük bir profil sergilemesi gerektiğini düşünüyordu ve başarılı bir hamleyle sahneden çekildi. Sonuç beklediği gibi oldu. Avrupa artık ABD’ye muhtaç ve mahkum olmadığını düşünüyordu.
Türkiye’nin bugüne kadar tavrını belirleyen şartlar da böylece tamamen değişmiş oluyordu. Bölgeyi kontrol eden güç artık Avrupa değildir. ABD bölgeye hem çıkarlarıyla hem stratejik gereklerle bağlıdır. Ayrıca bu hesaplarını gerçekleştirecek güce de sahiptir. Avrupa ile yollarının ayrılması bölgedeki yapıyı kendi hesaplarına göre değiştirmesini gerektiriyordu. Ayrıca artık Avrupa’nın tepkisini hesaplamak zorunluluğu da yoktu. İngiltere’nin 1920’lerde yaptığını bu defa ABD yapacaktı.
11 Eylül’den sonraki sonraki dönem söylenenlerin değil, bu stratejik düzenlemenin gerçekleştirildiği bir dönem olacaktır.
ABD’nin bizden istediği ulus-devlet kimliğini terk etmemizdir. Zaten on dört yıl süren iç çatışmanın amacı Türkiye’yi bölmek değil, etnik kimliklerin tanınmasını sağlamaktı. Bunun yan ürünü olarak Türkiye pazarlık şansını azaltacak ölçüde borçlanacaktı.
Bunun alternatifi AB üyesi olmaktı. Türkiye böylece 1920’lerde üstlendiği rolü sürdürecek ve Avrupa’nın stratejik karşıtı olmayacaktır.
Bir soruyla yazımızı bitirelim. 1960 darbesi öncesinde İnönü, demokratlara hitaben, ‘’ Sizi ben bile kurtaramam’’ demişti. Oysa DP VE CHP Türkiye’nin tamamı demekti. Bu iki partinin toplamını aşan ve İnönü’nün bile başa çıkamayacağı güç neydi?
Alıntı : Sonuçlardan Sebeplere – Mahir Kaynak (Timaş yayınları)