osenmer
19-04-2007, 11:10
http://www.ensonhaber.com/images/author/405_b.jpg
Ahmet HAKAN
Baykal’a da git
19 Nisan 2007 Perşembe 06:46
SAYIN Başbakan... Ne diyordu Şeyh Edebali, sizin de pek beğendiğiniz ve hayat düsturu olarak kabul ettiğiniz o meşhur "Osman Bey’e öğütler" bahsinde?
Sanırım biraz ihmal ettiniz o öğütleri...
İsterseniz hatırlatayım:
"Ey oğul! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül alma sana... Suçlama bizde, katlanma sende... Kötü söz bize, bağışlama sana... Bölmek bize, bütünlemek sana..."
Sayın Başbakan...
Bu öğütler, madem düsturunuzdur...
O halde lütfen harekete geçin...
Hadi! Bırakın gücenikliği, öfkeyi, suçlamayı da...
Tez elden uysal olun, bütünleştiren olun, katlandığınızı kanıtlayın, bağışladığınızı gösterin...
* * *
Sayın Başbakan...
Size bunca laf etmiş Erkan Mumcu’ya hiç gocunmadan gitmesini bildiniz...
Size en ağır eleştirileri sıralamaktan çekinmeyen Mehmet Ağar’a da gittiniz...
O halde...
Deniz Baykal’a da gidin...
Tamam, sizin Çankaya’ya çıkmanızı istemiyor...
Ama işte "müzakere kapısı"nı da sonuna kadar açık tutuyor.
"Gelsin görüşelim" diyor... "Bir AKP’li Çankaya’ya çıkabilir" diyor...
Gidin, lütfen gidin...
Ve karşı karşıya geldiğinizde...
İlk önce deyin ki:
"Sayın Baykal! Elinizde benim cumhurbaşkanı olmamam gerektiğine dair tam 34 maddelik gerekçeler paketi varmış. Gelin şu paketi birlikte müzakere edelim."
Hatta...
Siz de "Baykal’ın 34 hatası" başlıklı kendi paketinizi masaya sürün...
Ya "Kazan / Kazan" yöntemini deneyin...
Ya da "Kazı / Kazan".
Ama mutlaka deneyin!
Bir diyalog zemini oluşturun...
Sakın "Sıkılı bir yumrukla neden tokalaşayım" demeyin.
Çünkü sıkılı yumruğun açılması ancak sizin uzattığınız elle mümkün olur.
Sakın "Adam görüşlerini açıklamış... Baştan gardını almış" demeyin...
Çünkü sizin de gardınızı almışlığınız söz konusu...
* * *
Hadi Sayın Başbakan...
Madem ta en başta... Yani Başbakanlık koltuğuna oturduğunuz o ilk günlerde...
Öfkeyi bize verdiniz, uysallığı kendinize aldınız...
Gücenikliği bize verdiniz, gönül almayı kendinize aldınız...
Suçlamayı bize verdiniz, katlanmayı kendinize aldınız...
Kötü sözü bize verdiniz, bağışlamayı kendinize aldınız...
O halde bu alışverişin gereğini yerine getirin...
OlacaĞI buydu
NE zaman bir "misyonerlik" tartışmasına girişsem...
Kurduğum tek cümle hep şu oldu:
"Sen nasıl kendi dinini anlatmakta ve yaymakta özgürsen, misyonerler de özgür olmalı."
Ama gelin görün ki...
Her tartışmada yeryüzünün bu en kabul edilebilir, en makul ve en mantıklı cümlesi, kucaklara bırakılan fitili çekilmiş bomba muamelesi gördü.
Cümlenin sahibi olarak payıma düşen de...
En kibarından "Bu işler bu kadar basit değil... Saflık yapma" nasihati oldu...
Normalde ultra özgürlükçü takılan dindar abiler...
Kendilerine yapılan baskılardan yakınan İslamcı babalar...
Kendi dinlerini özgürce anlatmak için çırpınan dini önderler...
Hepsi ama hepsi...
İş "misyonerlik" meselesine gelince...
Yan çizdiler...
"Misyonerlik farklı bir olay" dediler.
Sesleri öyle gür çıkıyor, o kadar fazla yandaş buluyorlardı ki...
"Herkes dinini anlatmakta özgür olmalı" şeklindeki basit mi basit ve tamamen ahlaki kaygıların harekete geçirdiği düşünceyi seslendirmek bile riskli hale geliyordu...
Söyledikleri şunlardı:
"Tebliğ başka, misyonerlik başka..."
"Misyonerliğin siyasi boyutu var, masum bir olay değil."
"Adamlar Anadolu’yu ele geçirecekler."
Bu sözleri söyleyenler, kendi dinlerini yaşamak ve anlatmak konusunda en küçük bir engelleme girişimine bile tahammülü olmayanlardı...
Ayrıca...
Olaya milli reflekslerle müdahil olup, "Topraklarımızda misyonerler cirit atıyor" diye olayı kızıştıran ulusalcılar da vardı...
Siyasiler de kendilerini bu "En büyük tehlike misyonerlik" masalına kaptırmışlardı.
Açın bakın arşivleri...
Baykal’ından Ağar’ına, Erdoğan’ından Mumcu’suna...
Hepsinin nasıl da "misyonerlik düşmanlığı" yaptıklarını görün...
Sözün özü şudur:
Malatya’da vandal yüreklerin harekete geçip, misyoner boğazlamasının benim için şaşırtıcı hiçbir boyutu yoktur.
Ahmet HAKAN
Baykal’a da git
19 Nisan 2007 Perşembe 06:46
SAYIN Başbakan... Ne diyordu Şeyh Edebali, sizin de pek beğendiğiniz ve hayat düsturu olarak kabul ettiğiniz o meşhur "Osman Bey’e öğütler" bahsinde?
Sanırım biraz ihmal ettiniz o öğütleri...
İsterseniz hatırlatayım:
"Ey oğul! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül alma sana... Suçlama bizde, katlanma sende... Kötü söz bize, bağışlama sana... Bölmek bize, bütünlemek sana..."
Sayın Başbakan...
Bu öğütler, madem düsturunuzdur...
O halde lütfen harekete geçin...
Hadi! Bırakın gücenikliği, öfkeyi, suçlamayı da...
Tez elden uysal olun, bütünleştiren olun, katlandığınızı kanıtlayın, bağışladığınızı gösterin...
* * *
Sayın Başbakan...
Size bunca laf etmiş Erkan Mumcu’ya hiç gocunmadan gitmesini bildiniz...
Size en ağır eleştirileri sıralamaktan çekinmeyen Mehmet Ağar’a da gittiniz...
O halde...
Deniz Baykal’a da gidin...
Tamam, sizin Çankaya’ya çıkmanızı istemiyor...
Ama işte "müzakere kapısı"nı da sonuna kadar açık tutuyor.
"Gelsin görüşelim" diyor... "Bir AKP’li Çankaya’ya çıkabilir" diyor...
Gidin, lütfen gidin...
Ve karşı karşıya geldiğinizde...
İlk önce deyin ki:
"Sayın Baykal! Elinizde benim cumhurbaşkanı olmamam gerektiğine dair tam 34 maddelik gerekçeler paketi varmış. Gelin şu paketi birlikte müzakere edelim."
Hatta...
Siz de "Baykal’ın 34 hatası" başlıklı kendi paketinizi masaya sürün...
Ya "Kazan / Kazan" yöntemini deneyin...
Ya da "Kazı / Kazan".
Ama mutlaka deneyin!
Bir diyalog zemini oluşturun...
Sakın "Sıkılı bir yumrukla neden tokalaşayım" demeyin.
Çünkü sıkılı yumruğun açılması ancak sizin uzattığınız elle mümkün olur.
Sakın "Adam görüşlerini açıklamış... Baştan gardını almış" demeyin...
Çünkü sizin de gardınızı almışlığınız söz konusu...
* * *
Hadi Sayın Başbakan...
Madem ta en başta... Yani Başbakanlık koltuğuna oturduğunuz o ilk günlerde...
Öfkeyi bize verdiniz, uysallığı kendinize aldınız...
Gücenikliği bize verdiniz, gönül almayı kendinize aldınız...
Suçlamayı bize verdiniz, katlanmayı kendinize aldınız...
Kötü sözü bize verdiniz, bağışlamayı kendinize aldınız...
O halde bu alışverişin gereğini yerine getirin...
OlacaĞI buydu
NE zaman bir "misyonerlik" tartışmasına girişsem...
Kurduğum tek cümle hep şu oldu:
"Sen nasıl kendi dinini anlatmakta ve yaymakta özgürsen, misyonerler de özgür olmalı."
Ama gelin görün ki...
Her tartışmada yeryüzünün bu en kabul edilebilir, en makul ve en mantıklı cümlesi, kucaklara bırakılan fitili çekilmiş bomba muamelesi gördü.
Cümlenin sahibi olarak payıma düşen de...
En kibarından "Bu işler bu kadar basit değil... Saflık yapma" nasihati oldu...
Normalde ultra özgürlükçü takılan dindar abiler...
Kendilerine yapılan baskılardan yakınan İslamcı babalar...
Kendi dinlerini özgürce anlatmak için çırpınan dini önderler...
Hepsi ama hepsi...
İş "misyonerlik" meselesine gelince...
Yan çizdiler...
"Misyonerlik farklı bir olay" dediler.
Sesleri öyle gür çıkıyor, o kadar fazla yandaş buluyorlardı ki...
"Herkes dinini anlatmakta özgür olmalı" şeklindeki basit mi basit ve tamamen ahlaki kaygıların harekete geçirdiği düşünceyi seslendirmek bile riskli hale geliyordu...
Söyledikleri şunlardı:
"Tebliğ başka, misyonerlik başka..."
"Misyonerliğin siyasi boyutu var, masum bir olay değil."
"Adamlar Anadolu’yu ele geçirecekler."
Bu sözleri söyleyenler, kendi dinlerini yaşamak ve anlatmak konusunda en küçük bir engelleme girişimine bile tahammülü olmayanlardı...
Ayrıca...
Olaya milli reflekslerle müdahil olup, "Topraklarımızda misyonerler cirit atıyor" diye olayı kızıştıran ulusalcılar da vardı...
Siyasiler de kendilerini bu "En büyük tehlike misyonerlik" masalına kaptırmışlardı.
Açın bakın arşivleri...
Baykal’ından Ağar’ına, Erdoğan’ından Mumcu’suna...
Hepsinin nasıl da "misyonerlik düşmanlığı" yaptıklarını görün...
Sözün özü şudur:
Malatya’da vandal yüreklerin harekete geçip, misyoner boğazlamasının benim için şaşırtıcı hiçbir boyutu yoktur.